Anastasiadis her vesileyle Kıbrıs sorununa değinmekte, açıklamalarda bulunmaktadır. Tabi bu ısrarlı tutumunun asıl nedeni muhalefete cevap vermek!
Sonuncusunu da (belli ki eleştirilerden çok sıkılmış) Alithia gazetesinin kuruluş yıldönümündeki “beni eleştirenlere cevap veriyorum, işte Kıbrıs sorununda olanlar” diyerek yaptı.
NE “olmuş” peki? Tabi ki son Cenevre konferansında olmuş olanlar, çünkü müzakerelerin son filmi orada kopuyor!
Nitekim Anastasiadis, “Türklerin başlarda 75 bin Rumun Kuzeye dönüşünü kabul ettiklerini, sonradan bu sayıyı 55 bine düşürerek Rum tarafının hazırladığı ilgili haritanın Kuzey’deki hassas bölgelerini dışarıda bıraktıklarından 2016 Mont Pelerinde bu nedenle bir sonuç çıkmadığını, Buna rağmen müzakerelerin 5’li olarak devamını sağladığını” söylüyor..
Anastasiadis devamla diyor ki Ocak 2017’de Cenevre’de yapılan konferansta Kıbrıs Türk tarafı ilk kez harita sunduydu..
(Şimdi iddiaya bakın: Anastasidis, “Türk tarafının sunduğu bu harita işgal altındaki bölgelerimizin önemli bölümünün Kıbrıs Rum İdaresine iadesini öngörüyordu.. Ne var ki Türk tarafı bu haritayı Rum tarafındaki başkanlık seçimlerinin birinci ve ikinci turu arasında geri çekti! Sonrasında ise Türk tarafının Kuzey’e dönecek Rumların sayısına sınır koymak istemesi nedeniyle de tartışma çıktı!..)
Anastasidis devamla diyor ki “Konferansta AB müktesebatına uygun ‘dört özgürlük konusu’ ilk kez Türkiye’nin devreye girmesiyle gündeme geldi..”
Bu konuda Anastasiadis, “burada bir toplumun güvenliğinin öteki toplumun güvenliği için tehdit olamayacağı ilkesi benimsenmişti” diyor ve uzlaşma sağlandığı üzerinde duruyor.”
BİR diğer açıklaması da şu: “Dört bağımsız kuruluş (Başsavcılık, Sayıştaylık, Merkez Bankası Başkanlığı, Ombudsman) iki toplum arasında eşit şekilde paylaşılacaktı.. Geriye kalan devlet organları da 2’e 1 oranında paylaşılacaktı..”
Fakat diyor Anastasiadis Türk tarafı “dört bağımsız kuruluşun bire bir paylaşımını kabul etmesine rağmen 2’ye1 oranını kabul etmemişti…
…HER ne kadar gerek Mont Pelerin’de gerekse Crans Montana’da (mesela Havadis gazetesinin muhabir kadrosuyla katılıp günü gününe haberleri iletmeleri nedeniyle) bilgilendirilmişseydik de o söz konusu haritaların içeriğini hiç öğrenemediydik. Anastasiadis’in genelde bu tip açıklamalardan anlıyoruz ki Annan planında olduğu gibi Cenevre’de de epey ödün vermiştik!..
**********
ALLAHASEN GÖLGE ETMEYİN
Tehlike Barış Harekâtı öncesinde başladı! Bugünlere gelirken de artık KKTC için geri dönülmez bir yeni ucube sorunumuz olarak gelişti serpildi..
Çarpık yapılaşmadan, dahası çarpık yapılaşmayı azdıran rant ekonomisinden, Rum arazilerinin gaspından söz ediyorum.. (Ki bir gün olası çözümde bu “düşüncesizliğimizle Kuzey coğrafyamıza ihanetimizin hesabını nasıl vereceğimizi yada nasıl veremeyip rezil rüsva olacağımızı düşünüyorum!)
ÖNCE vurgulayım ama. Olanlar oldu! İmar olayını öyle “çarpıttık” ki ne geriye dönüp düzeltilebiliriz ne yıkıp yüzkaramızı silebiliriz!
Örneğin artık var mı Girne için bir umarınız? Bitti gitti! Denizi görmek için dağlara tırmanmanız gerekir! Oralardan da baktığınızda gördüğünüz manzara bir zamanların “dantela gibi işlenmiş, denizi, evleri, yeşiliyle iç içe bir Girne değil; beton yığınını andıran çirkin görünümlü çok katlı binalardır!”
Bu nedenle yıllar öncesinden bağırıyorduk. “Yerleşim yerlerimizin kentlerimizin “nazım planları” çıkartılmalıdır..
YAZIK ki çok geç kalındı! Olsun ama. Geriye kalanları kurtarmak da bir “kazanım” olmalıdır. Bu nedenle Mağusa, Boğaziçi zaten bu yıl devletin kalkınma bölgesi olarak saptanmış, Yeniiskele için de olmalı; “İmar Planları” taslakları hazırlandı.. İçişleri Bakanı Baybars iki üç kez Mağusa ve Boğaziçi belediyeleriyle toplantı yaptı.. Planlar, projeler hakkında bilgi vardi, “var mı bir itirazınız” diye sordu, “yok dediler, tamamdır dediler…”
VAKTA ki taslak son şeklini alacak, proje uygulamaya geçecek.. İçişleri Bakanlığına “çekinceleri” olduğunu bile haber vermeden demezler mi “bizim haberimiz yoktu!”
Öte yandan Müteahhitler birliği, Giad gibi örgütler de demezler mi “bu dikey inşaatlar düşmanlığıdır, üç beş katlı binalarla sahillerde mutlu azınlıklar yaratmak istemektedirler, dikey binalarla insanların çoğunluğunca bu yörelerden yararlanmaları engellenmektedir!” Falan..
SORALIM ama: O zaman neden Girne için ağıt yakılıyor! Oradaki binalar dikey değiller mi. Gökyüzüne yükselirlerken İngiliz, Rum zamanından kalma cicim bahçeli evler gölgelerinde kalmadılar mı? Soluk bile alamayacakları apartmanlar sarmalında kaybolup gitmediler mi?
NEDİR şimdi amaç? Tüm sahillerimizde yeni “Girneler” mi yaratmak?
Ve tabi bir daha soralım: Bu itirazlar Halk için mi yoksa doymak bilmez peringa balıkları iştahasında sahil yörelerimizi rant uğruna kapatıp betonlaştırıp çirkinleştirmek için mi?
Bırakın, müsaade edin de artık bu ülkede bazı doğru “işler,” “planlamalar,” “denetimler” de icra edilsin…
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (DİNGO’NUN AHIRI!)
Dün Havadis gazetesinin manşeti şöyleydi: “Bunu da Gördük!” Neydi görülen? Adam çalışma izniyle TC’den gelmiş bir günde 3 araba ile bir evi ateşe vermiş!..
Bir zamanlar bazı çevreler KKTC’e “mandıra” diyorlardı… Ne mandırası? O nihayet geldiğimiz yerde şeker lokum gibi kaldı! Ulaştığımız mertebe ise “Dingo’nun ahırı!”
































