Hiç toprağa oturduğunda bulunduğun zeminin farkına vardın mı? Seni ne kadar sıkı sıkıya tuttuğunun, sana her zaman sığınacak yer açtığının, her kim olursan ol seni ötekileştirmeden kabul ettiğinin… Toprak herkesi iyi, kötü, güzel, çirkin, şişman, zayıf, dürüst, üç kâğıtçı, samimi, samimiyetsiz demeden kabul ediyor. Toprak her şeye kirli, temiz, kırık, dökük, paslı, çürük, kuru, canlı, parlak, sönük demeden alan açıyor.
Ve topraktan gelip toprağa dönecek olan biz insanoğlu, var oluşumuzu inkar edercesine, geldiğimiz kaynağı inkar edercesine hep birilerini, bir şeyleri yargılama, ayrıştırma ve ötekileştirme içinde yaşıyoruz.
‘Bu ne güzel bebek, ay bu çok çirkin’le başlıyor her şey. Hatta daha anne karnında kız mı erkek mi diye? sormakla! Sonrasında devam ediyor ‘Bununla arkadaşlık yapma, tembel bir çocuk o’, ‘O çocuk kötü biri seni yoldan çıkarır’ , ‘Ali zengin, Mehmet fakir’, ‘O yaşlı sana uymaz’ , ‘ Bu genç sana ayak uyduramaz’, ‘Ay çok şişman yakışmazsınız’ , ‘ O müslüman, bu Hristiyan, şu ateist’… Hep bir ayrıştırma içinde yaşıyoruz hayatı. Evet yaşam düalite üzerine kurulu. Ama düalite gerçekten böyle mi yaşanmalı? Yoksa biz düaliteyi yaşam içerisinde yargıya mı dönüştürdük?
İnsan ve canlı, cansız her şey iki kutupla geliyor dünyaya. Örneğin cansız bir masa dahi daha sağlamken çürüme ve yok olma ihtimalini taşıyor içinde. Ama sağlam ya da çürük olması onu neden iyi ya da kötü diye ayırmayı gerektiriyor? İşte burada insanın yargısı ve ötekileştirici zihni giriyor devreye…
Doğarken mutlu ve mutsuz yanlarımızla birlikte doğuyoruz. Ama ağlamak kadar doğal bir duyguyu, büyürken yaşamamıza o denli izin verilmiyor ki, bugün en basiti görüşme odasında ağladığı zaman benden ağladığı için özür dilemeyen insan nerdeyse yok gibi. Ne acı…
Bir başka örnek; bir insan hem sakin hem öfkeli yanları ile doğuyor. Ama öfke kötüdür diye öfkeyi ötekileştirmeyi öğrendikçe, kişi kendi parçasına sahip çıkmıyor. Ve ne mi oluyor? Günün sonunda insan duygusunu dahi sağlıklı bir şekilde yaşama noktasında kendine izin vermiyor. Ona sahip çıkamıyor bile. Ve bu izin vermeme hali ne yazık ki sadece kendine karşı değil. Herkese karşı! Öfkesini belli eden kişileri yargılıyor, onlardan uzaklaşıyor. Böylece diğer kişilerin de sadece duygularını değil, varoluşlarını da ötekileştirmiş oluyor. Halbuki bir başkasını ötekileştirmek kendini de ötekileştirmek demek değil mi?
Evet yaşam düalite üzerine kurulu, ama düalite bizi herhangi bir durumun/duygunun/kişinin her iki kutbunu da eşit oranda kabullenmeye ve bu sayede dengeyi bulmaya davet ediyor. Ve bunu yapabilmek; birbirimizi dini, siyasi, milli vb görüşlerimizden ötürü ötekileştirmemeyi, insanı hata yapabilen bir varlık olarak sırf insan olarak kabul edebilmeyi onu onaylamak kadar ona sınır çizmeyi ama varlığını reddetmemeyi yani koşulsuz sevgiyi doğuruyor.
Düalite bizi, kendimizin inkar ettiğimiz yanlarımızla beraber bir bütün olarak kabul etmeye davet ediyor. Zayıf halim kadar, şişman halimi, sevimli halim kadar sevimsiz halimi, sakin halim kadar öfkeli halimi de kabul edip; bu sayede her iki halimi de bana iyi gelecek şekilde büyütmeye davet ediyor. Kendimi ve herkesi koşulsuz bir şekilde sevip kabul etmeye davet ediyor.
Evet bunu tek başına sen yaptığın zaman, kullanılıyormuş gibi hissedebilirsin. Ama sen doğru olanı yapıyorsun; çoğu şey kötü diye kötüye çekilerek kötüyü büyütmemiş oluyorsun. Sen yanlışa inat doğru şeklinde davranarak kendini kazanıyorsun. Koşulsuz sevgi ve kabule geldiğin noktada hem büyümek hem de sınırlarını belirlemek daha kolay oluyor. Kendine duyduğun saygı da cabası… Sen sen olmaktan çıkmamış; hayatı farkındalıkla yaşamış oluyorsun.
Kolay olmadığını biliyorum ama belki üzerinde düşünmek istersin, ne dersin?
































