Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

GÜNEY RUM YÖNETİMİ’NİN ÇARESİZLİĞİ (BİR MEKTUBA BİLE SAHİP ÇIKAMADILAR!)

Hatırlarsınız. 1 Eylül’de Erdoğan’ın KKTC ziyaretinde bir gazeteci Anastasiadis’in kendisine Yunanistan Dışişleri Bakanı aracılığı ile bir mektup gönderdiğini fakat cevap alınamadığını falan sorduydu…
Erdoğan’ın ise “Ne mektubu hep böyle söylüyorlar ama bana gelen bir şey yok” cevabını verdikten sonra da şu açıklamayı yaptıydı. “Bunu hep yapıyorlar. Kimsenin bir şey gönderdiği yok. Bizimle de sadece Kıbrıs’la ilgili ya Almanlar ya Amerikalılar konuşuyorlar…”
İşin kısası şu. Meğer Anastasiadis, Yunan Dışişleri Bakanı Venizelos aracılığı ile Erdoğan’a bir mektup göndermiş. Hem Cumhurbaşkanı seçilmesini kutlamış hem de müzakerelere bizzat müdahil olmasını istemiş! Fakat mektup Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’na iletildiği halde nasılsa Ankara’da kayıplara karışmış.
Tabii bunlar Rum medyasının iddiaları! Ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyoruz. Ancak böyle bir mektubun Erdoğan’a iletilmeye çalışıldığı doğru olmalıdır diye düşünüyoruz. Çünkü bu mektup olayı Anastasiadis’li Rum tarafının son “açıkgözlüklerinden” birisi olarak yansımaktadır! Şöyle ki:
GÜNEY TÜRKİYE’DEN TANINMA BEKLİYOR: Eski sorundur. TC 1974’ten beridir GKRY’yi tanımıyor. Tabii Rum da KKTC’yi tanımıyor, geçtiğimiz günlerde bu olayı Köşemizde anlatmıştık… Ancak Rum tarafının KKTC’yi tanımaması olağan vaka ise de Türkiye’nin Güney Rum Yönetimi’ni tanımaması öyle değildir! Bu tanınmama Rum Yönetimi’ne çok pahalıya mal olmaktadır. Hem de AB üyesi olduğu halde!
Mesela Türkiye “Ankara Anlaşmasını” uygulamamaktadır! Dolayısıyla dünyada önemli yere sahip devasa tankerleri ile ticaret gemilerinden oluşan deniz filosu Türkiye’nin GKRY’yi tanımaması nedeniyle limanlarına yanaşamamakta, Ceyhan Yumurtalık’tan akan petrolü taşıyamamaktadırlar.
Öte yandan Türkiye’nin engeline takıldığı için GKRY NATO’ya girememektedir.
Daha düne kadar Yunanistan’a uçan uçaklarını Kıbrıs ve TC hava sahasından geçiremediği için uzayan mesafe nedeniyle büyük zararlara uğruyordu.
Ayrıca Türkiye’nin de üyesi olduğu bazı uluslararası “örgütlerde” Türkiye’nin vetosu nedeniyle devre dışı kalmaktadır!
Dahası Doğu Akdeniz’de gelecek yıl çıkarılacağı söylenen doğal gazını borularla Türkiye üzerinden sevk etmekten başka çaresi yoktur ama Türkiye de bu gazın KKTC ile paylaşılmasını istemekte Rum’un iyicene canını sıkmaktadır!
ANASTASIADIS FIRSATI KULLANMAK İSTEDİ: Türkiye tanımadığı için yukarıda kısaca vurguladığım sorunlar nedeniyle büyük kayıplara uğrayan GKRY Başkanı Anastasiadis, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini fırsat bilerek hemen mektuba sarılmış, hem kutlamış hem de “buyur gel masada senin de yerin vardır” dercesine politik bir manevra ile Ankara ile arasında sürüp giden soğukluğu ılıklaştırmaya çalışmıştır! (Tabii Rum’un mali ve ekonomik yönden ne kadar sıkıntılı olduğunu, uçan sinekten bile yağ çıkarmaya çalıştığını unutmamak gerekir! Çünkü tam bir muhtac’ı dide durumuna düşmüştür.)
Ne var ki: Bir mektubu bile hem de Yunanistan Dışişleri Bakanı vasıtası ile Erdoğan’a ulaştıramayacak kadar beceriksiz olduğunu ayazlatan Anastasiadis, devletinin ciddiyeti ile işlevinin de ne kadar eften püften olduğunun ispatını çakmıştır! Ve Tab,i Erdoğan’ın diline düşmüştür!
BİR BAŞKA AÇIDAN BAKARSAK. Mektup ulaşmış olsaydı bile Erdoğan tabii ki tanımadığı Güney’in ne kutlamasına cevap verirdi ne de müzakerelere göz kırpardı.
Buna karşın insan tereddüde düşer: Yoksa Anastasiadis Erdoğan’la yüz yüze gelirse kendisini ikna edeceğini, çözüm önerilerini kabul ettireceğini mi zannediyordu? Eğer kafasında böyle bir kurgu var idiyse Anastasiadis’in bir başka karakteristik özelliğini daha öğrenmiş oluyoruz: “Müthiş bir hayal gücüne sahiptir!”            
**********      
KISACA TAKILDIĞIM: (ŞU SINIFTA KALMAK OLAYI! BAŞARISIZLIĞA ORTAK OLANLAR VARSA ONLAR DA CEZALANDIRILMALIDIRLAR)
Öğretmenlik yaptığım dönemlerde öğretmen arkadaşlarımdan, bazı velilerden çok duyardım: “Bırak sınıfta, aklı başına gelsin! Bakalım çalışır mı çalışmaz mı?”
Zaten öyleydi. Mesela bizim zamanımızda yani şu lise dönemleri dediğimiz 1950 ve sonrası yıllarda sınıf geçen kadar da biraz abartarak söyleyelim sınıfta kalan vardı!
Başta okul müdürleri olmak üzere öğretmenler veliler sınıfta kalma olaylarını sorgulamazlar, öğrencilerin neden sınıfta kaldıklarına akıl yormaktansa tek bir değerlendirme yaparlardı: “Çalışmıyorsa sınıfta kalmalı! Kalmalı ki aklı başına gelmeli!”           Bu değerlendirme hatası nedeniyle hem pek çok öğrencinin hiç yoktan çok değerli olan “yılları çalındıydı” hem de “eğitimin çok önemli bir parçası olması gereken ve öğretmenle öğrenciyi “yüz yüze getirecek” büyük eğitim olayı çok uzun yıllar sistem haline getirilemediydi! Nitekim bugün de öğrenci-öğretmen ilişkileri yürekler acısıdır çünkü yoktur!
Bizim dönemimizde eğitim ve öğretim çok dogmatik görüşler üzerine otururdu. Buna karşılık cemaat esamesinde olmamızın getirdiği bazı avantajlar kullanılır en azından öğretmenlerle veliler öğrencilerle ilgili diyalog kurabilirlerdi.      Fakat 1974’ten sonra bir yandan okullar “sınıf öğretmenliklerinden branş öğretmenliklerine geçerken” bir yandan da okullarda “Rehber Öğretmenler” görev almaya başladılardı. Ve sonuçta olmaması gereken şu iki değişim yaşandıydı:
BİR: Değil mi ki artık “branş öğretmenleri” sistemi vardır! Öğretmen mantalitesi şöyle değişti: “Sınıflara girer dersimi verir çeker giderim. Bir de sınavlardan sınavlara öğrencilerle hesaplaşırım!” Yani öğretmen öğrenci ilişkileri tümden kopuverdiydi!          İKİ: Rehber öğretmenler birbiri arkasına okullarda görev almaya başladıklarında “öğrencilerle zaten onlar ilgileniyorlar” düşüncesinde “işin uzmanı varken bize halt etmek düşer” diyerek kendilerini tümden öğrenci sorunlarının dışına çıkardılardı! Tabii her iki olay da modern eğitimin lafazanlığı oldu ama doğru olmadı!
Kısaca yaşanan fecaat şu: Artık ne öğretmen öğrencisini tanımakta ne öğrenci öğretmeni ile kontak kurabilmekte. Pejmürde bir dağınıklık elan sürüp gitmekte!
ÖĞRENCİLER SINIF GEÇMEK İÇİN EYLEM YAPTILAR: Dünkü Havadis Gazetesi’ndeki haberin başlığı bu idi. 20 Temmuz Fen Lisesi 11. sınıf öğrencileri matematik ve geometri derslerinden bütünlemede de geçerli not alamadıklarından ve sınıfta kaldıklarından eylem yaptılar.
Haberde fotoğrafları da vardı. Baktım gencecik kızlar erkekler. Gelecek yıl lise son sınıf olacaklar. Ne var ki bir yılları gidivermiş işte! Neden? “Çalışmamışlar da ondan!”
Pekala bir yıl sınıfta kalıp ayni dersleri görmek zorunda kalacak olan bu öğrencilerin her şeyden önce aile ortamları araştırıldı mı?      Bu öğrencilerin Rehber öğretmenleri vardır. Neden Fen Lisesi gibi başarılı bir okulda Matematik ve Geometriden başarısız oldukları araştırıldı mı?   Sayıları az da değil! Ben saydım on kişi falandılar. Bir öğretmenin dersinden eğer bir sınıfta on bir öğrenci başarısızsa, bu derslerin öğretmenleri yahut öğretmeni de başarısızdır!
Pekala bu konuda gerek okul idaresi gerekse bakanlık soru sual ettiler mi?
Kaldı ki “Başarı ve başarısızlık” gibi her zaman “indi” olan yani “insanın kendi özelliğini” yansıtan çok hassas bir “yetenek ve yeterlilik” olayını “sınıfta bırakmakla” cezalandırmak psikolojik yönden ne kadar isabetli bir karardır?       Öte yandan: Devlet okullarındaki bir öğrencinin devlete bir yıllık giderleri ile kaça mal olduğunu bilmiyorum. Fakat özel okulların öğrencilerden aldığı aylık harçlara bakıyorum, rakam astronomik! Yani bu öğrencileri bir yıl yine ayni sınıfta bırakmak demek devletin hazinesine bir yıl fazladan parasal külfet yığmak demektir.
Bir gerçeği daha hatırlatayım. Sınıfta kala kala liseyi bitiren arkadaşlarım vardır. Bugün pek çoğu başarılı iş insanlarıdırlar. Hatta zaman zaman onlara haset ederim. Gerçek şudur: Hayatta başarılı olmak çok farklı bir olaydır. Ama “eğitim öğrenime” baktığınızda hayattaki başarının mihenk taşına vuran yargı, “okuyup adam olmaktır!” Pekala okuyup da adam olunamıyorsa suçlu kimdir?
KISACA: Ben sınıfta bırakma olayının kalktığını zannediyordum! Meğer devam ediyormuş. Tutun ki “etsin” diyeceğim ama bir şartla: “Bu başarısızlığa ortak olanlar varsa onlar da cezalandırılmalıdırlar!”