Bir akrabamın kalp krizi geçirmesi sonrası uzun bir zamandan sonra yolumuz Lefkoşa Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’ne düştü.
“Düştü” kelimesi şüphesiz negatif bir çağrışım yapıyor. Ben bütün iyimserliğim ile “kimse hasta olmasın o kadar ki hastaneler kapansın” anlamında kullanıyorum.
Arabada 3 kişiyiz.
Daha hastaneye varmadan arabayı nereye park edeceğimiz derdine düşüyoruz.
Ruh ve Sinir’in arkasına geniş bir park yeri yapılmış. Hastaneye epeyce uzak bir mesafede ama orada bile park yeri bulmak mümkün değil.
Hastanedeki 3 farklı park yeri bile kapasitesinin üzerinde çalışıyor.
Yani sorunlar park yerinden başlıyor.
Tıpkı hastane gibi.
Yurt dışında olan uzman doktor dostlarımız “geçmiş olsun” mesajlarıyla yetindiler de sağ olsun Başhekim Yardımcısı Bülent Dizdarlı onca işinin arasında vakit ayırdı, bizimle ilgilendi.
İstediğimiz hastamıza müdahale eden doktorlarla görüşmek ve hastamız hakkında bilgi almak ve eğer mümkün olursa yoğun bakımdaki hastamızla çok kısa görüşüp elini tutup, alnına bir sevgi busesi kondurup moralini yükseltmek.
Park yeri şikayetimizle ilgili olarak Dr. Dizdarlı, “Hastanenin önündeki alana çok katlı bir park yeri yapıp, bu konuyu kökünden halletmek lazım” diyor.
Umarım Sağlık Bakanlığı ve Sağlık Bakanı (ki bilgi edinme hakkı çerçevesinde yazılan yazılara cevap vermiyor) bunu kısa sürede hayata geçirir.
Dr. Dizdarlı önde biz arkada ameliyatların yapıldığı bölümün girişine gittik.
Meğersem anjio günüymüş ve bizim doktorlar çok yoğun bir gün geçiriyorlarmış.
Fırsat yaratıp bizimle görüştüler ve hastamızla ilgili bilgi verdiler.
Yüreğimize su serpildi.
Sonra dördüncü kattaki kroner yoğun bakımına çıktık.
Kısa süreli hastamızla görüştük ve doktor odasına geçtik.
Doktor odasında sohbete koyulduk.
İçeriye beyaz sakallı, kısa pantolon ve tişört giyen orta yaşlı birisi girdi.
“Selam, destur” vermeden “nerede bu doktorlar” diye bağırmaya başladı.
Yanımda oturan Dr. Dizdarlı gerildi.
“Hayırdır, hangi doktorları arıyorsun” diye yüksek perdeden bir giriş yaptı.
“Kan sulandırma haplarım bitti. Sabahtan geldim, kaç saattir beklerim, doktorlar ortada yok” deyiverdi.
Dr. Dizdarlı “Sabahtan beridir angiodadırlar, biraz sonra çıkacaklar, ellerini-yüzlerini yıkayacaklar ve nefes alıp gelecekler” dedi.
Adam “Ben 3 saattir bekliyorum, bu memlekette adalet yok, demokrasi yok, bu rezil sahte devlet…” diye bağırdı.
Dr. Dizdarlı “Ne yapsınlar ameliyatı bırakıp seninle mi görüşsünler” deyiverdi.
Bu söz üzerine adam biraz duraksadı.
Hüseyin lafa girdi ve “Amca belli ki sen kalp hastasısın, kendini bu kadar germe kalbine zarar” dedi.
Adamın cevabı;
“Yok yok sen üzülme bana bir şey olmaz ben böyle yaparak kendimi şarj ederim…”
Bu kez Dr. Dizdarlı’daki gerginlik bana sirayet etti.
İçimden “küstah herif yürü git başkasına çemkir” demek geçti.
Demedim.
Sadece izledim…
***
İzledim çünkü sadece o kalp hastası adamcağızın değil galiba memlekette ekseriyetin halet-i ruhiyesi böyledir.
Herkes sıyırmış.
Hem de nasıl…
































