Geçtiğimiz gün çok akuyan, çok gören bir arkadaşımla sohbet ediyorum. Diyor ki bana, “Maşera manastırını gördün mü?” Yok diyorum. “Muazzam bir alanı var” diyor ve ekliyor: Eoka’cı Aksentiu’nun tam boy bir de heykeli var.. O manastır arazisiyle birlikte ta Bizans döneminde Kıbrıs Ortodoks kilisesine hediye edildi, üstelik para yardımında da bulunuldu. Aradan kaç asır geçti hâlâ Rum Kilisesinin malıdır…”
Fakat: Şunun şurasında daha dün 1923’de adayı Lozan antlaşması ile kaybeden Türkiye’nin Osmanlı’dan kalma “vakıf malları” İngiliz Sömürge İdaresi marifeti ile gasp edilerek Rumlar’a tavla teslim edilmiş, sorusu suali bile yapılamıyor çünkü oldu bitti!
Bizanstan kalma Maşera Ormanlarındaki mülk ile üzerindeki manastır, tutun ki bin 600 yıldır “Kilise malları” olarak değişmeden, dokunulmadan, gasp edilmeden berdavam ama!
TÜRK HAKLARI! Sadece Kıbrıs’ta değil. Osmanlı İmparatorluğunun 1823’lerde Mora İsyanı ile başlayan çözülmesinden sonrası ricat sonucunda terk edilen topraklarda “milyonlarcasıyla” ifade edilecek Türk kaldıydı… Kıbrıs Türk halkı da o Türklerden işte…
Acı bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğunun çıkarken arkasında bıraktığı ülkelerdeki hiçbir Türk Topluluğu istikrarlı ve mesut hayat yaşayamadılar! Balkanlar, Batı Trakya Türkleri, Türkmenler… Ve tabi Kıbrıs Türk halkı!
Ne var ki Kıbrıs’taki Vakıf malları, Maşera’da Kiliseye ait manastır ve öteki tüm kilise malları kadar gerçektir.. (Daha önce Köşemde yazdımdı. “Bu konuda çalışmalar var” diye. Şimdilerde bu örgütlü çalışmaların sonucu alınıyor. En azından Maraş’ta hâlâ gözler önünde olan Vakıf Mallarının gerçekliği tescil ediliyor. Rum tarafınca açılan davalara mukabil Türk tarafı da davacı olarak katılıyor. Son olay da basına şu şekilde yansıyor: “Kapalı Maraş’taki Evkaf’a ait apartman tipli bir otel için (Laguna) Güney’deki bir Rum şirketi Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’na başvuruda bulunur. Vakıflar İdaresi davaya müdahil olur çünkü orası Vakıf malıdır. (Zaten tüm Deve Limanı olarak bildiğimiz “otellerin yer aldığı” sahil şeridi de tümden Vakıf malıdır.) Nitekim Yüksek İdare Mahkemesi “Vakıflar İdaresi ile Din İşleri Dairesinin davaya müdahil olduğu kararını verir.”
KISACA: Uzun süre müzakerelerde Vakıf Mallarına da değinilmesini, Anastasiadis’in muzırlığına karşılık “al sana muzırlık” denilerek Vakıf Mallarının gündeme sokulup Anastasiadis’in başına kakılacağını bekledimdi! En azından “Papazlar hahamlarla” barışçı çözüme katkıda bulunacağım diye elele kolkola toplantılar yapan şimdi adı sanı çoktan unutulmuş eski Din İşleri Başkanı Atalay efendi’nin kendini ilgilendiren Vakıf Malları konusunu deşmesini de bekledimdi. Olmadı! Şimdilerde “geç olsun da güç olmasın” diyoruz. Ve inanıyoruz ki bu konuda başlatılan “evkaf mallarıyla” ilgili yasal arayışlar, bu adada var olma uğraşımıza büyük katkıda bulunacaktır.
DEVLET YAPIMIZIN AYNASI: (TRAFİK KAZALARIDIR!) Dün Mağusa’da adı “Ölüm Yoluna” çıkmış Hastahane yoluyla ilgili yazımı bilmem kaçıncı kez Köşemde ayazlattığımca yazıp yorumumu yaptıktan sonra gazeteye postalamışım ki dağ yolundaki kazayı sosyal medyadan öğrendim. İnsan sadece üzülmez, paralanır böylesi felaketler karşısında. Nitekim öyle oldu. Çünkü:
KKTC nüfusuyla coğrafyasıyla bir aile kadar küçüktür. Böylesi felaketler hepimizi üzer, yaralar, kahreder. Nitekim hemen her ölümlü trafik kazasının ardından ayni duygularla yıkılırız. Hatırlayın, Mağusa Lefkoşa Anayolunda gencecik bayan öğretmenlerimiz benzer trafik kazasında nasıl öldülerdi. Hep birlikte ağladıktı..
BUNA KARŞIN: Artık bir devletiz! Cemaat esamesine düşürülmek istenen nüfusumuza, 3 bin 325 kilometre karelik coğrafyamıza karşın kasaba bozması kentlerimiz, çapımızı aşan üniversitelerimiz, sanayimiz, turizmimiz derken; devlet gibi devlet olma yolunda her bir şeyimizle çoğalıp yoğalıyoruz. Nitekim:
Güngünden çoğalan arabalarımız yollarımıza sığmıyor! Yollarımız ise dökülüyor, trafik sağlığı yönünden insan hayatını tehdit ediyor zaten sürekli trafik kazalarına neden olduğundan, ölümler yaşanıyor!
Birbirimizi istediğimiz kadar suçlayalım: Eğer arabalar varsa kazalar da hep olacaktır. Yapılması gereken bu kazaları önleyecek alt yapı ile ötesi tedbirleri almak ve tabi bu ülkede olmayan “denetim” mekanizmalarını çalıştırmak! Nitekim dün “hastahane yolundan” söz ederken “kurumlarımızın” sorunları çözme iradelerinin hükümetlerin de iradesizliği nedeniyle nasıl “yok” esamesine düştüklerini anlatmaya çalışmıştım!
Kısaca arabalar, dolayısıyle sürücüler artıyor ama “yollar” gibi öteki tüm alt yapıya endeksli yatırımlar yerinde sayıyorlar! Tıpkı değişip gelişme sancısı çeken topluma androş koyan hantal ve merkeziyetçi “kurumlarımızın” ağır aksak çalışmaları gibi!
Bunu Meclis Başkanımız Sibel Siber de söylüyor öteki politikacılarımızla medyamız da. Ortak görüş “Kurumlarımızın çalışmadığıdır.” İnisiyatif yüklenemedikleri, devleti yürütecek iradeyi gösterememeleridir. Çünkü “bağımsız” değiller! Gelip giden hükümetlerle gelip giden siyasi kadrolar işte! Mesela bir müşavirlik sorununa hâlâ çözüm bulunamadı bu ülkede! Ki trafiğe yahut sağlık eğitim gibi insanların yaşamsal sorunlarına çare bulunsun!
TOPLUMSAL DEVİNİM: Bazan devlet olmaya hazır değildik diyorum. Fakat 43 yıl sonra bunu söylemek utanç verici olmalı çünkü bu devleti kuranlar bile onca yokluk ve tecrübesizlik içinde; bugün devletin kaderini yüklenen “emanetçilerden” daha başarılıydılar çünkü yönetime cehtleriyle ruhlarını koydulardı! Önce bu “seferberlik ruhunu” yitirdik! O kadar ki “devlet olmayı istemeyecek kadar!”
SONUÇ: Hep birlikte ve tabi kurumlarımızla KKTC’yi yeniden yaratmak zorundayız. Müzakereler azıcık beklesin! Ne biz ne Rum’lar kaçtı! Önce şöyle Güney’in boyuna bir yaklaşalım, müzakereler de çözüm de çok daha kolay olur!
































