Bir süredir Yılmaz Özdil’in “Son Cüret” adlı kitabını ben de okumaktayım. “Ben de okumaktayım” diyorum çünkü kime sözünü etsem “okudum” diyor. Ki ağlamadan okumak mümkün değil. Destansı bir kitap diyeceğim.. Fakat “içeriği” hiç de destansı değil. Nitekim Yılmaz Özdil kitabın daha ilk sayfalarında söyle der:
“11 MAYIS 1919. Simsiyah gece İzmir üstüne matem örtüsü gibi çökerken, bugün Bahribaba parkı olarak bilinen Maşatlıkta iğne atsan yere düşmüyordu. Kadın erkek, çocuk adeta nehir gibi akmıştı. İşgal gemileri körfeze demirlemişlerdi. Karşıyaka’nın fenerleri göz yaşları gibi parlıyordu. Kürsüye ilk Hasan Tahsin çıktı. Hukuk’u Beşer gazetesinin sahibi ve başyazarıydı. “Boyun eğmeyeceğiz” diye haykırdı. “Canımızı vereceğiz vatanı vermeyeceğiz.” Mahşeri kalabalık kah ağlayarak kah bağırarak dalgalanıyordu. Maşatlıktan yükselen uğultulu sesler şehrin sokaklarına imbat gibi yayılıyordu.
Son konuşmayı Mustafa Necati bey yaptı.Doğma büyüme İzmir çocuğuydu. Yelekli siyah takım elbise giymişti… Başında kalpak vardı… Yüreğinin sesiyle meydanı çın çın çınlattı. “İzmir Yunan’a ilhak ediliyor…”
“SON CÜRET kitabı bu minval devam ederken… Anadolu içlerine yürüyen Yunan askerleriyle Ermenilerin tarihin kara ve kanlı sayfalarını oluşturan Türklere yönelik soykırımlarını.. Kadın çocuk kıyımlarını.. Anadolu’yu yakıp yıktıklarını.. Türk kadınlarının ırzlarına geçtiklerini… Anlatır. Ve Kuvvayı Milliye ruhu ile Mustafa Kemal Atatürk etrafında toplanan son Osmanlı paşalarının vatan Türkiye’yi “İstikal savaşı” ile nasıl kurtardıklarının anlatımlarıyla devam eder…***
PEKİ ne işi vardı Yunanistan’ın Türkiye’de? Tek bir gaye: Megali İdea dedikleri ve Bizans’ın yıkılırken son kalesi olan ve Fatih Sultan Mehmet tarafından düşürülen Konstantinopolis’i zapt etmek! Yeniden büyük Bizans imparatorluğunu “Megali İdea” dediklerince diriltmek…
SONUÇTA sorulacaktır: Ne ilgisi var Kıbrıs’la yada bizimle falan… Anlatayım:
***
BİZİM kuşaklar öncesi ve bir sonrsıyla Maraş’ta gelişip serpildilerdi.. Sinemaları, kabareleri, şantözleri, kerhaneleriyle falan, Arka bahçemiz değil, ön bahçemizdi.
Maraş’taki ilk otel bugün Mağusa’daki Sosyal Sigortalar Dairesinin hemen bitişiğinde bulunan Savoy Oteldi. Adını son Bizans İmparatorundan alan “Konstantia Oteli” yani şimdilerin “Palm Beach Oteli” daha sonra inşa edildiydi. Tam tamına turistik bir oteldi. Giriş kapısının önünde uzun bir direğin ucunda ise küçük ve heykelimsi bir çift başlı Bizans kartalı vardı. Ta 1974’e kadar da orada kaldı: Makarios’lu Rum halkı için anlamı sadece Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek değildi. Ayni zamanda şimdilerde de Ege’deki adalarını, ötede Rodos’u, Girit’i, Meis adası gibi adalarını bahane ederek, Doğu Akdeniz’i bir Yunan gölü haline getirmekti..
Eğer mümkün olsa İzmir’i İstanbul’u bile aidiyetine geçirmek için mücadele edecek de şimdilik sadece elindekilerle yetinmektedir.. Bir tek Kıbrıs adası dışında..
Çünkü Makarios’un ektiği Enosis tohumu tam kabuğunu çatlatıp yeşerecekti ki 1974’de dal budak salacakken Türkiye’nin Barış Harekâtıyla amacına ulaşamamış fakat Rum Yunan ikilisi için bir gün gerçekleşecek “megali idea” olarak kalmıştır.
***
BUNLARI NEDEN ANLATIYORUM? Yazımı yazıp gazeteye postalarken henüz AB liderler zirvesinden Türkiye’ye yönelik bir haber çıkmadıydı.
Çıksa da çıkmasa da fark etmez ama. Bugün dinep donan sorun yarın Rum-Yunan ikilisinin patlattığı bir başka sorunla yeniden gündeme gelir! Yeniden çatışmacı ortamlar yaratılır.
BU nedenle bu adada “en az” değil hatta Rum tarafından çok daha güçlü olmamız gerekir. Hem siyasi hem de ekonomik yönden.. Başka türlü sağlıklı bir gelecek mümkün değildir. Rum Yunan ikilisini bu adada durdurup geriletecek tek “realite” KKTC’nin Güney’den çok daha güçlü olmasıdır… ***
KISACA TAKILDIĞIM: (VE SONUNDA HÜKÜMET TAMAM GİBİ) : Ne var ki kurulabilmesi için bile kendi kendine müeyyide koydu. “Şimdilik” kaydıyla!
Yani başarılı olması değil zevahiri kurtarması bir, 2021 yılının Ekim ayında seçime gitmesi iki!.
Tutun ki son yıllarda istim üstünde oturan koalisyon hükümetleriyle yönetiliyoruz. Enten püften nedenlerle istifa etmek zorunda bırakılmaları bir yana nasıl kurulurlarsa kurulsunlar halkın nezdinde daha göreve başlarlarken “bunlar da gidicidir” düşüncelerinde mahkûm olarak!
ORTADA yapısal bir kusur var ve kimse üzerine gitmek istemiyor! Fakat bu nedenle de kimselerin üzerine gitmediği “kusurlar,” daha yerini ısıtmadan göreve başlayan hükümetleri götürmekte! Böyle devam ederse memlekette başbakan, bakan olmayan vekil kalmayacak, gün gelecek daire müdürleri de münavebe usulü ile bakan atanacak!***
VE YILLAR sonra bir defa daha Lefkoşa krallığını ekarte ederek Başbakan Mağusa’dan çıktı. Doğrusu Eroğlu’ndan bu yanadır bu konudaki “kısırlığı” gidermek hükümet kuruluşunun galiba en önemli kısmı olmalıdır.
Çünkü Mağusa ilgi bekliyor. Çünkü bünyesinde DAÜ gibi bir üniversite vrken bile Mağusa her şeyiyle dökülüyor. Alt yapısından limanına, ışıklandırmasından trafik kaosuna, hâlâ sorun yaratan kanalizasyonun arıtmasına kadar… Denecek ki Başbakan Saner’i şimdi de “Mağusa” diyerek “bölgecilik” yapmaya mı davet ediyorsun? Evet! Çünkü yıllardır Mağusa’ya devlet eli değmedi.. Ki Başbakan Ersan Saner’in babası Osman Saner’in yıllar yılı dernekler birliklerle Mağusa için gerçekleştirdiği tümü de fedakârlığı çakan “işlerini” saysam sayfalara sığmaz.. Umut ederim ki oğlu Ersan Saner de Mağusa’yı en az babası kadar sevmektedir..
































