Kırk yıl değil! Eoka’nın ilk bombalarının patladığı 1 Nisan 1954’ten beridir, öncesini de babalarımızdan dedelerimizden dinleyerek 20. asırdan 21. asrın 2015 yılına kadar gelirken, Rum liderliği ile kilisesinin dolayısıyla halkının ne istediğini ve hâlâ ne istemekte olduğunu eğer bilmiyorsak, yuh olsun ervahımıza!
Niçin böylesi iddialı bir giriş yaptık? Çünkü ardından şunu söyleyeceğiz: “Dolayısıyla bugün Anastasiadis’in hedefine ulaşmak için nasıl numaralar çevirdiğini ve sonuçta nasıl bir çözüm istediğini de biliriz!” Makarios hazretlerini bildiğimizce… Kleridis’i, Kiprianu’yu, Vasiliu’yu, Papadopulos’u, Hristofyas’ı bildiğimizce!
ŞİMDİ ANLATALIM: Eğer Zannediyorsak ki yarım asrı aşkın süredir Rum tarafı bu adada Türklerle çözüm yapıp barış içinde yaşamak istemektedir büyük yanılgıya düşeriz çünkü tam aksine bu adada Rumlarla çözüme gidip barış içinde yaşamak isteyen taraf Türk tarafıdır. Nitekim bugüne kadar Türk tarafı “azınlıktaki mazlum halkı” temsil etmiş, Rum tarafı da adanın “çoğunluktaki sahibi mutlak’ı ve Devletini” temsil etmiştir…
Tarihi gerçek bu olunca siyasi çözüm de bu gerçeğin üzerine oturtulmuştur. Yani “Güney yine adanın çoğunluktaki egemeni olacak, Türk tarafı da büyük oranda kumandasında yönetilen azınlık toplumu rolünü üslenecek!” Anastasidadis bu amacına varmak için 11 Şubat Ortak Kararlarını savsaklamaktadır!
NEYDİ 11 ŞUBAT 2014 KARARLARI? Eroğlu-Anastasiadis ve BM’ler Kıbrıs temsilcisi Eide’nin üzerinde uzlaşmaya vardıkları metin? “İki Kurucu Devlete dayalı, kapsamına dönüşümlü Başkanlığı da alan, siyasi eşitliği içeren, Kuzey ve Güney’in ayrıca kendi sınırları içinde kendi Yönetim erklerine sahip olacakları ve bu konuda birbirlerine karışmayacakları kararında birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti.”
Ancak bu Federal Devlet dış dünyada tek temsiliyet kabiliyetine sahip olacak, ayrı gayrı politikaları olmayacak, Türk ve Rum halkları “Federal Kıbrıs Devletinin yurttaşları” kimliğine sahip olacaklar…
Anastasiadis’i masadan kaçırtan ise “siyasi eşitlik” ilkesiydi. Müjdeler olsun bundan sonra da kaçırtacaktır zaten yine muzırlığa başlamıştır!
**********
Maraş üzerine: (Bu kadavra haline gelmiş ölü kent başımıza nasıl bela oldu!)
Önce rahmetlik Ecevit’in 1993’de kendisi ile yapılan bir röportajda Maraş konusunda söylediklerini aktarayım:
“…Butros Gali (BM’ler Genel Sekreteri) Maraş’ı paketten çıkarıp (müzakerelerdeki toprak konusundan) Rumlara sunmak istedi. Oysa biz de Maraş’ı 1974 yılında bir pazarlık konusu yapmak istiyorduk. Onun için orayı kullanıma açmamıştık. Ama aradan yıllar geçti binalar ve içlerindeki malzemeler çürüdü. Türkiye’nin bu kozu kullanmak için “eğer siz şu konuda şu yaklaşımı göstermezseniz ben de artık buraya (Maraş’a) yerleşiyorum gibi birtakım davranışlarda bulunulması gerekirdi. Bu da yapılmadı…”
MARAŞ FACİASI BÖYLE BAŞLADI: Her halde Maraş konusunda “Köşesinde” benim kadar çok yazan bir başka “köşeci” yoktur. Daha 1974’ün hemen ardından yağmalanmasını izlerken başladıydım yazmaya! İskâna açılmamasını ise şöyle yorumluyordum. “Yönetim Maraş’ı kendi halkından kıskandı! Bu devasa kenti kendi halkına layık görmedi!”
Sonrasında ve geçen zaman içinde Maraş’ı çok lanetledim, çok yazdım ve hâlâ söylerim: “Tellerinden uzanıp içine tükürmek hakkına bile sahip olamadığım bu kadavrayı ha Rum’a iade etmişler ha etmemişler. Cehenneme zümera!”
FAKAT: Gerçek şudur. Maraş ne Rum’un oldu ne Türk’ün! Ola ola başımızın belası oldu! Üstelik artık “siyasi koz” da değildir. Aksine bu devasa turistik kenti kadavra haline getirdiğimizin gerçeklerinde dünyaya aynalanan yüz karamız, utancımızdır…
PEKALA İADE Mİ EDELİM? Bu aşamada artık çok geç. Müzakereler safhasında olagelen Güven Yaratıcı Önlemlere inanmıyorum. Bu palyatif iyileştirmelerin Müzakerelerin önüne çıktığına ve müzakereleri sulandırdığına inanıyorum. Dolayısıyla bazı kesimlerin kendi kendilerine Maraş gibi GYÖ’ler önerileri üretip müzakerecilerin işlev ve kararlarına müdahil olmalarını Rum’un ekmeğine yağ bal sürüyorlar değerlendirmeme sokuyorum!
Çünkü ortada bir masa bu masada “çözümü sağlamak için görevlendirilmiş müzakereciler vardır.” Onların sahasına girmek penaltıyı gerektiren fauldur! Kaldı ortada bir de “politik şov” vardır: Toplum indinde şimdilerin yeni deyimiyle kendilerini “aktivistler” olarak lanse etmek isteyen insanlar Maraş üzerinden ahkâm kesiyorlar!
EVKAF MALLARI OLAYI: Evet Maraş bugünkü Belediye binasından başlayarak İleride Olimpia sinemasına kadar olan bölümü ile Demokratia caddesinden “Develimanı” dediğimiz ve şimdilerde devasa fakat virane olmuş turistik otellerin bulunduğu sahile kadar Evkaf malları ile doludur. Tabi hemen Mağusa’nın yamacında Pertev Paşa Vakıf malları da vardır.
Fakat “vakıf mallarına” karşın Kuzey’de de “Kilise malları” vardır ki onlar da Rum’un “vakıflarıdır.” Vakıf malları sorunu çözülecekse yeri, “müzakere masası ile yetkili sorumlu olan müzakerecilerdir.” Kısaca Maraş 1993’lerde Ecevit’in de vurguladığı gibi hâlâ elde bir koz olarak tutuluyorsa, tartışması ile çözümü de “toprak konusunun” içinde ele alınacaktır..
**********
Kısaca takıldıklarım: (Dağlarını bile yiyen toplum!)
Biz Türkler Ergenekon’dan dağı eritip açtığımız geçitten dünyaya yayıldık…
“Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar” marşını söyleyerek büyüdük.
“İzmir Dağlarında” marşı ile serpildik
İlk çocukluk aşkımızı yaşarken “bir ah etsem karşıki dağlar yıkılır” türküsünü söyledik..
Atatürk’ün yüceliğini tanımlamak için “Dağları yıkan gücünle sars yerleri” dedik.
Dertlendik mi Barış Manço’nun “dağlar dağlar yol ver geçen” şarkısını söyledik.
Çok sevdiğimiz iri yarı insanlara “dağ gibi adamdı birden gitti” dedik…
Beşparmak dağları üzerine mücahitlerin tarihini yazıp, uğruna marşlar türküler besteledik…
VE İŞTE BU DAĞLARI YEDİK! “Ferman padişahların, dağlar taşlar bizimdir” dedik!”
Amma ve lakin “işte o dağları, iki paralık taşları uğruna yok ettik! Ne insanlarız ama! Oya oya, kaza kaza bitiremedik! İnsanlar vatanlarının topraklarına tırnaklarını geçirirken biz dağlarını dinamitledik yok ettik! Yakında Lefkoşa’dan Girne görülecek inşallah!
































