Önce Anayasamızın “Cumhuriyet Meclisinin oluşumu ve Meclis seçimleriyle” ilgili 77. ve 78. maddeleri (kısaltarak) paylaşmak isterim.
“77. Madde Cumhuriyet Meclisinin 50 milletvekilinden oluştuğunu yazar.
(Bu “50 milletvekili saptaması tabi ki 1974’deki nüfusumuz dikkate alınarak saptandıydı.. Aradan neredeyse 47 yıl geçti. Milletvekili sayısı her halde artan nüfusa karşılık mesela 51 olmadı!)
Madde 78. Cumhuriyet Meclisinin görev ve yetkileriyle ilgilidir. (Geldiği gibi gitmektedir!Bugüne kadar yığınla soruna, hükümetleri kurarken artık katiyen kurtulamadığımız koalisyonlar hükümetlerine karşın 46 yıldır kşimseler acaba bu anayal hükümleri değişien bünyemize uygunluğunca değiştirebilir miyiz diye düşünmediğin üzerinde kafa da yorulmmıştır!)
GELELİM Cumhuriyet Meclisi seçimlerine:
- maddede “Milletvekilleri seçimlerinin beş yılda bir yapıldığı” hükmü vardır. ( NE var ki 47 yıldır Kıbrıs Türk halkına bu anayasal hükmü tam tamına uygulama fırsatı vermeyen yönetimler, bazen “erken seçimlerle” süreyi “bir buçuk yıla” kadar düşürme başarısı gösterdiler ki bir yenisi de “yeni kurulan hükümet dikkate alınırsa, beş yıl sonra değil, 10 ay sonra gerçekleşecek!)
***
ANAYASA ÇİĞNENİYOR! Hem de bizzat Anayasal hükümlerle seçilen milletvekilleri dolayısıyla siyasi partilerimiz tarafından..
Ki geçtiğimiz günlerde “yeni hükümetin kurulması söz konusu olduğunda az kalsın yüce meclisimizde nisap sağlayamıyordu! Neyse ki hâlâ “sağduyu” denilen akıl ve mantık sahibi milletvekillerimiz de varmış ki
(Erhürman’la Serdar Denktaş) Meclis oturumuna katıldılar da zevahiri kurtarıverdilerdi!
Kaldı ki şu anda Ersan Saner Koalisyon hükümetine “icraat hükümeti” değil, “erken seçim” hükümeti deniyor!
PEKİ “icraat hükümeti” desek ne yazacak? Hangi iktidar hem de fedakârlık göstererek böylesi kısa sürede hangi icraatı gerçekleştirme şansına sahip olabilir ki?
FAKAT: Bakın böyle mucizeler olabilir ama: Şöyle ki Cumhurbaşkanlığı seçimine adaylığını koyan Sn. Tatar sandıktan cumhurbaşkanı olarak çıkar ve yemin billahla görevine başlarken.. Arkasında bıraktığı hükümet 11 şiddetinde depremle sarsılır gibi viran harap olur ki.. İşte şimdilerde enkazı üzerinde yeni kurulacak “olanını” konuşuyoruz! Hem de Anayasal hükümleri nasıl tarumar ettikleri gerçeklerinde!
OYSA kendileri söyledikleri ve söylemeye devam ettikleri için öğrenip biliyoruz ki Devlette devamlılık olmalıdır.. İstikrar ancak devamlılıkla sağlanır..
Gelip giden KKTC yönetimlerindeyse ne devamlılık vardır dolayısıyla ne de istikrar!
Üstelik siyasetle ekonomiyi de olumsuz etkileyen bu bünyesel zafiyetimize karşın bizi ayakta tutan Türkiye’yle bile ilişkilerimizi bir düzene de sokamadık!
Kİ bünyemizdeki “yönetim” zafiyetlerinin yarattıkları sorunlarla can sıkıntılarımızın asıl nedeni bu bünyesel zafiyetlerimiz olmalıdır! Fakat her nasılsa ayni makastan çıkmış modeller gibi olmalıyız, “biz bize benzeriz” tutumunda bu kez de durup dururken Türkiye’yi hedef alırız! Üstelik Güney’deki Rum’u yandaş ve dost gösterme gayretlerinde!
HAYIR! “Düşmanlıktan” söz etmiyorum! Fakat Rum tarafını hem siyasi hem sosyoekonomik yönlerden Türkiye’nin yerine ikame etmeye çalışan bir kısım insanlarımızla siyasi parti ve sivil örgütlerin KKTC bünyesinde ayrı bir cephe oluşturarak yarattıkları sinerji ile topluma zarar verdikleri inancındayım!
FAKAT: Şunu da kabul ediyorum: Eğer “seçilmişler” görevlerini yapmazlar ve memlekette anayasaya adeta tükürürcesine “hükümet krizleri” yaratmaktan başka bir vazifeleri yokmuş gibi hareket ederlerse, elbet insanlar başlarına kendi taraklarını arayacaklardır.. Yoksa Güney’in Anastasidis’i varken neden Türk halkı kendi kendiyle uğraşsın? Neden Yunanistan varken öküzün boynuzundaki sinek kadar bile ağırlığımızın olmayacağı gerçeklerde, “Türkiye” dilimize pelesenk olsun?
VE son sözüm: Hiç mi suçumuz yok? Çok mu ak pakız? Hiç de! Fakattt: Eğer “Kıbrıs Türk toplumunun 1958’lerden beridir bu adada çektikleriyle yaşadığı mezalimleri bünyesinde bir ur gibi bugünlere kadar hem siyasi hem de ekonomik olarak olanca olumsuzluklarıyla kamburunda taşıyarak getirdiği düşünülürse; bu günkü koşullarda da ancak “bu kadar olunabilirdik” diyorum.. ***
KISACA TAKILDIĞIM: (İKİ ARADA BİR DEREDE KALINDI!)
Koronavirüsün, bırakın bizim gibi ülkeleri bir yana, ekonomisi dünyada ses getiren ülkeleri bile nasıl büyük zararlara uğrattığını okuyup Tv’lerden izleyenlerdeniz. Kıbrıs da hem Güneyi hem Kuzeyi ile nasibini alan ülkelerden..
Buna karşılık şu son günlerde bir kez daha nüksettiğince, sayısal olarak büyük çapta olmasa da “çalışmak zorunda oldukları için her gün Kuzey’den Güney’e, Güney’den Kuzey’e geçen işçilerimizin geçen gün alınan “Güney Kıbrıs’a geçişlerin 25 Aralık’a kadar durdurulması kararı” siyasi konumumuz nedeniyle hgem farklı hem de çelişkili etki tepkilerde uğradı!
KISACA medya manşetlerine yansıyan olaylardan öğreniyoruz: İşçiler geçişlerle ilgili bu karara gösteri ve protestolarla karşı çıkarlarken, “ekmek kavgamızdır” diyorlar.. Ve tabi ki haklılar.
ANCAK Güney’de aldı başını giden pandemiye inat artık adına “kelle koltukta ne çıkarsa bahtıma” fedakârlığında her gün Kuzey’den Güney’e, Güney’den Kuzey’e gidip gelmenin ne kadar doğru olacağı da gerçekten tartışmalıdır.
Bir yandan KKTC insanlarının sağlığıyla virüsü mümkün olduğunca Kuzey’den uzak tutma mücadelesi verilirken.. Öte yandan tam da yılbaşı üstü Güney’deki işlerine geçişlerine izin verilmeyen işçilerin ne kadr zor durumda oldukları da anlamak zorundayız! Diyorum da!
İŞTE size pür’i taze bir sorun daha! Kaldı ki epey zamandır da bu sorun devam ediyordu ama “bizimkiler” hükümet dağıtıp hükümet kurmayla iştigal ettiklerinden bugüne kadar olayı göz ucuyla takip ettilerdi! Şimdi karşılarında “patlayanı” vardır!
ÇARE? Bu işçiler Güney’e geçemeyeceklerse “geçemeyecekleri güne kadarki sürede karşılıklı anlaşmayla hatta Güney’deki işverenler ve ilgili sendikalarla da irtibata geçip konuşarak en azından geçici bir süre için parasal yönden “tazmin” edilmeleri gerekir.. “Alın teri ile kazanılacak ekmek parası” gerçekten ve önemince her bir şeyin üzerinde kutsallığınca önemlidir..
































