Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı sertleşmesini anlıyoruz. Şöyle ki “tarihi düşmanlık” yanı sıra yaşadığı “küçüklük kompleksi!”
Eğer İlk Çağda kalakalan Antik Yunan medeniyetiyle kendine mal ettiği Büyük İskender’in askeri zaferleri de olmasa yetişen nesillerine anlatacakları tarihleri de olmayacak! Sonuncusu Ankara’ya kadar yürüyüp sonra İzmir’den arkalarına bile bakamadan gerisin geri kaçmalarıydı! Ki buna askerlikte “ricat” derler!
Yunanistan’ın Türkiye ve “Türklere” karşı en büyük siyasi kazançlarından biri 2. dünya savaşından sonra Ege Denizinde 3 binden fazla olduğu söylenen irili ufaklı ada ve kayalık esamesindeki adacıkların sahibi olmasıdır. Ki bunların arasında Türkiye’nin nerdeyse sınırlarından içeri girecek Sakız, Kos, Meis, Rodos, gibi iskâna açık büyüklükte adaları da vardır ötede Girit gibi önemince büyük olanları da..
İŞTE son zamanlarda Yunanistan Türkiye ile siyasi kozunu bu adalar üzerinden oynamaya çalışıyor!
Nitekim şimdilerde Türkiye’nin Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanları” anlaşması Yunanistan’ın derdi davası oldu! Yunan Dışişleri Bakanı Miçotakis bir süre önce Beyaz saray’a koştu, adalarında da kıta sahanlıkları olması gerektiğini (telkin etmiş olmalı) şimdi bakıyoruz Amerika bu konuda Türkiye’yi uyarmaya çalışıyor.
OYSA ne diyor TC Savunma Bakanı Akar? “Şu anda” diyor “ne dünyada ne tarihte karasuları 6 mil, hava sahası 10 mil olan bir tek ülke vardır!..” Ve Yunanistan’ı işaretleyerek, “aklınızı başınıza alınız” diyor..
Kısaca Yunanistan Türkiye’nin Libya ile anlaşmasını, adaların da karasuları olduğunu kabul ettirerek izale etmeye çalışıyor..
Bunu başarabilirse Yunanistan’ın konumu itibarıyla önem kazanan “Meis” adası Libya TC anlaşmasıyla saptanan deniz alanının içine girecek ki alın size bir sorun daha!
Öte yandan Yunanistan silahlandırmaması gereken 18 adayı da silahlandırmış durumdadır!
…İYİ anımsarım. Rum tarafı MEB’inde ENİ” ve Mobil gibi dünyasal şirketlerle sondaja başladığında bir gün bunları Türkiye’ye karşı “güç gösterisinin kozu olarak kullanacağını” yazıyordum.. O aşamaya da “gaz”ın kokusunu alan Amerika ile AB ülkeleri nedeniyle “şirketlerime dokunamazsın” tehditlerinde gelindi gibi!
Yani artık Doğu Akdeniz ve Ege Adaları, koyları, denizleri, yemekleriyle turistlerin huzur duydukları bir bölge değildir.. Enerjiye bağlı “gaz” virüsü bu bölgeyi de sardı. Bundan sonra asla iflah olmaz!
*****
NEDİR BU “ETSİZLİK” SORUNU?
Geçmişte tek şehrimiz “Lefkoşa”ydı. Nağusa Baf gibileri kasaba!
Buna karşın bu kasabalarda daha sabah güneş doğmadan yollarda çarşılarda dizi dizi kebapçı arabalarından dumanlar yükselirdi. Pide içindeki şişkebabını alan işine doğrulurdu..
Ucuzdu, kaliteliydi, lezzetliydi.. Fukaralık vardı ama “şişkebapsız hayat” düşünülemezdi, ”şeftali”si, ciğeri de yanında!
YANİ Kıbrıs’ta Türk Rum halkına yetecek kadar et vardı. (Anti parantez içinde şunu da yazayım: Buna karşın 196o’lardan önce yani İngiliz sömürge döneminde ithal edilen vapurlar dolusu donmuş et, Mağusa’da bir tanesinin hâlâ çalıştığı “iki buz fabrikasına” sevk edilirlerdi. Bu sevkiyat işinde çok çalıştığım için bilirim, koca koca donmuş dana butlarını yada küçük kuzuları sırtımızda taşır, fabrikanın sıfırın altındaki “buz gibi odalarına!” istiflerdik. (Şimdi “Güney’den kaçak ete karşın, bizde et ithalini telafuz etmek bile vatana ihanet olarak görülüyor!)
PEKİ nedir bu “et darlığı? Hep ayni sorun, yani artan nüfusa ve ihtiyaçlara karşın üretim azlığı!
Ki 1957’lerde nüfusumuz hadi olsundu 80 bin kişi! Buna karşılık evinde tavuk beslemeyen aile yok gibiydi. Büyük oranda tavşan hatta hindi bile.. Köylerde sabah ezanıyla birlikte koyun keçi sürüleri boyunlarında asılı çıngıraklarının sesleriyle ağıllarından bir çıktılar mıydı yüzlercesiyle, meralara dağılırlar bir de güneş batarken dönerlerdi ağıllarına..
…TABİ ki öylesi dönemlerin özleminde değiliz. Sadece nostalji tazeliyoruz! Çünkü artık biz “büyüdük, geliştik!” Klimalı apartman katlarında, villalarda ikamet ediyoruz! Öküz arabalarında, garotsalarda, eşek sırtlarında değil, lüks arabalarla seyahat ediyor hatta ayaklarımız yere bile basmıyor…
Kısaca artık bilinen özellikleriyle “köyler” kalmadı. Kırsaldan koptuk tümden tüketici olduk!
Buna karşın “sahip olduklarımızla” çelişen bir ters orantıda “etsiz kaldık!” Yada satın alamayacak pahası karşısında “etsizliğe” teslim olduk!
NİTEKİM artık “her günün en klasik haberlerinden biri trafik kazalarıysa diğeri de “Güney’den satın alınan kaçak etlerdir!”
Nitekim ne diyor Kasaplar Birliği Başkanı Akbıçak? KKTC’de kaçak et oranı yüzde 60’ı geçti!
Ve ekliyor: Yılda 240 milyon olan et pazarı artık Güney’e kaydı! KKTC’de 85 TL olan kuzu eti Güney’de 63 TL’dir!..”
(Ete öteki hayvansal ürünlerden peynir gibi olanları da ekleyelim ki Güney’den ekmek su gibi satın alınmaktadırlar!)
ANLIYORUZ ki Apartman dikmek, her kapının önüne iki üç salon araba çekmek, yılda bir iki defa dünyayı turlamak, çocuklara özel dersler aldırtmak, hastalarımıza yaşlılarımıza bakıcılar tutmak falan…
Tarımdan hayvancılıktan kopmuş bir toplumun ne refahıdır ne de sağlıklı beslenme göstergesidir! Şöyle ki “etini” bile Güney’den kaçak almak zorunda kalmışsa siz önce çekiverin o toplumun “arabalarının da apartmanlarının da hatta üniversitelerinin de kuyruğunu!”
































