Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DİKTATÖR ERDOĞAN, KIBRIS VE GERÇEKLER…

“Üzülerek söylemeliyim ki yakın tarihimizde düşüncenin serüveni meşakkatli bir yolculuk olmuştu. Farklılıkların kabulü kolay olmamış, kemikleşen önyargılar tahammülsüz anlayışlar düşünceyi ağır şekilde cezalandırmış ve bedelini bütün Türkiye ödemek zorunda kalmıştır. Bu yolcukta direnç gösteren, bedel ödemek pahasına düşünce sevdasından vazgeçmeyen, otoriter anlayışlara boyun eğmek yerine gerçeği söyleyen aydınlarımızın yazarlarımızın öncülüğü büyük önem taşıyor.

Hiç kuşkusuz onlardan birisi Çetin Altan’dır… Eleştirel akıl olmadan, eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. Söz olmadan, yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz. Farklı düşünmek asla birbirimizi anlamaya, en azından anlama çabasına mani olmamalı. Demokrasinin temeli tahammül duygusudur. Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki Türkiye ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkûm eden bir Türkiye’dir, ne de Nâzım Hikmet'i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye’dir.”
Bu sözlerin sahibi (ki altına imzamı atarım) dönemin Başbakan’ı şimdinin Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’dır.
Muazzam ironi ise Erdoğan’ın bu sözleri Çetin Altan ustaya devlet nişanı verilmesi töreninde söylemesidir.
Evet, kendisinin de ifadesiyle, devlet, Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağırdı.
Onlarca kez linç edilme tehlikesi yaşadı.
Sayısını bilmediği kadar da ölüm tehdidi aldı.
AK Parti tek başına hükümeti kurma çoğunluğuna eriştiğinde Türkiye’de milliyetçi statüko “laik düzen değişiyor” travması yaşamıştı.
Her türlü yasaklara rağmen Erdoğan’ın başbakan olması üzerine de bu travma depreşmişti.
“Laiklik elden gidecek, İran benzeri dinci bir devlet kurulacak” korkusu başta asker olmak üzere tüm kesimler tarafından birinci korkun olarak ilan edilmiş ve AK Parti Hükümeti’nin düşürülmesi için yasa dışı yollar da dahil her türlü plan yürürlüğe konulmuştu.
Bunda başarılı olamadılar.
Erdoğan’ın da dediği gibi kendisi dışındaki her türlü düşünceyi cezalandıran otoriter devlet kaybetmişti.
Dine olan aşırı bağımlılığına rağmen, Erdoğan ve Erdoğan’ın bağlı olduğu yeni ekolün tıpkı Avrupa’yı dönüştüren ve Avrupa Birliği’ni inşa eden Hıristiyan Demokratlar  gibi bir işlev göreceğini düşünmüştüm.
Özellikle, yukarıda alıntısını yaptığım konuşmadan sonra aslında muhafazakar ve dindar bir alt yapısı olan Türkiye’nin çağdaş uygarlığa varma yönünde büyük bir dönüşüm yaşayacağına inanmıştım.
Kuşkusuz ki  AK Parti’nin Kıbrıs sorununda takındığı tavrın da bu düşüncemi şekillendirmede etkili olduğunu söylemeliyim.
Erdoğan ve AK Parti, 20 Temmuz sonrası Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde oluşturulan veya oluşturulmaya çalışılan kadim düzen ile yani statüko ile mücadele ettiler.
Bunun için de ağır bedeller ödediler.
“Yiğidi öldür ama hakkını ver” atasözüne uygun bir şekilde davranmak gerekir.
Şimdilerde Erdoğan veya AK Parti karşıtlığı tavan yapmış olabilir fakat, bu tarihi gerçekleri çarpıtmamıza gerekçe olamaz.

      ***

Durum bu iken, sanmayın ki “geçmişte Erdoğan’ı desteklemiştim ama şimdi pişmanım”  şeklinde “fallik dönem” sapması da yaşıyorum.
“Doğruya doğru, yanlışa yanlış” demenin ariliğinde Erdoğan’ın ve AK Parti’nin gazete kapatması, televizyon karartması ve son örnekte olduğu gibi Can Dündar ile Erdem Gül gibi gazetecileri hapse tıkmasını şiddetle kınıyorum.
Tez zamanda aklı ihsan yoluna dönmelerini temenni ediyorum.
Ve/fakat ki  Dışişleri Bakanları Çavuşoğlu’nun daha 2 gün önce yaptığı ziyarette söylediklerini de biteviye desteklediğimi ayan-beyan ilan ediyorum.
Erdoğan karşıtları,Erdoğan destekçileri ve geriye kalan herkesin bilmesi gereken bir yalın gerçek vardır;
“Kıbrıs sorunu Türkiyesiz çözülemez…”
Ve hala uzlaşamadığımız başka bir gerçek;
Aslolan Kıbrıslı Türklerin çıkarlarıdır. Bu topraklar üzerinde özgür, mutlu ve refah içinde Kıbrıs Türkü’nün sonsuza dek yaşamasıdır…