Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Çözümün esası unutuldu! (Yerine gazın paylaşım kavgası kondu!) A

nastasiadis 2015’i “Güneyin kalkınma yılı” ilan etti. Olabilir! Komşumuzun ekonomik yönden iyiliği ile sağlığı adanın da iyilik ve sağlığıdır. Tabii ki Kuzey’in de benzer kalkınmayı gerçekleştirmesi tüm adanın istikrarı olarak değerlendirilebilir…
Ancak kafası Kıbrıs siyasi sorununun hurafeleri tarafından işgal edilmiş Anastasiadis bu kalkınma haberini bile “Türkiyesiz” veremedi! Nitekim önce Güney Kıbrıs’ın jeopolitik yıldızının gitgide daha önemlice parladığından söz etti. Ve hemen anladık ki gene o mübarek hidrokarbonlarından söz edecek. Nitekim utandırmadı “gelişmeleri karşısında Türkiye’nin gerilimi artırmasının tesadüf olmadığını” söyledi! Ve şunları ekledi: “Doğal zenginlik Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenlik hakları aleyhine yeni oldu bittiler yaratılması için bahane teşkil etmemelidir! Aksine Kıbrıs sorununun en kısa zamanda çözümünü teşvik etmelidir… Egemenlik haklarımızı savunmaya devam edeceğiz… Türk meydan okumalarına karşı tepki göstermemiz gerekir…” Zannedersiniz ki Kıbrıs siyasi sorunu artık sadece Doğu Akdeniz’deki Hidrokarbon yataklarının iki halk arasındaki sahiplik ve paylaşım sorunudur! Nitekim görüşmeler de bu nedenle kesilmiştir!
GERÇEK BU DEĞİLDİR: Müzakereler başlarken ne gaz vardı ne de tavuk! Tabi yıllardır haberleri çalkalanıyordu ama özellikle Ankara her zamanki gibi gafil avlandığından ve her halde “Rum’un eti ne budu nedir” dediğinden bu olayı da es geçtiydi! (Ki yıllar önce Genç TV’de Lütfi Özter’in programında bana verdiği MEB’ler haritasını ayazlatıyor, Rum’un bu tek yanlı tasarrufuna dikkat çekmeye çalışıyordum!)
Ne var ki Kıbrıs siyasi sorunu şimdilerde “gaza” bağlandı! Ve Anastasiadis Ankara’nın “oyuna müdahil” olmasının fırsatını kullanarak müzakerelerden kaçtı! Denecek ki müzakereler devam etmiş olsaydı bile sonuç çıkmayacaktı!” Doğrudur… Fakat öte yandan dünya alem görecekti ki “haksız olan taraf Rum tarafıdır!” Türk tarafı da işte bu fırsatı kaçırdı! Ne diyelim? Zannedersek bir süre daha taraflar gaz koyuvermeye devam edecekler…
**********
Devlet iki kanatla uçar (KKTC’nin her iki kanadı da kırıktır!)

Dünkü Köşemde önce bazı sorunlarla icraatları ayazlattım sonra şöyle dediydim: “Bu gelişmeleri niçin aktardım? Bu ülkede hiçbir şey olmamaktadır saplantısını önce kafamdan sonra sizlerin düşüncelerinden atabilmek için…”
ÇÜNKÜ: Kimse el aleme rezil olmak için Başbakan yahut Bakan olmaz! Alnı şakkında “başarısızdır” mührünü taşımak istemez! Karşısına geçen yurttaşın “bizi mahvetmekten başka ne yaptınız” sorusuna muhatap olmaz istemez… Hepimizin bir haysiyeti, korunması gereken “kişiliği” vardır! Ha bunları bilerek ve isteyerek ayaklarının altına paspas yapanlara değildir sözüm! Parasal çıkarları için “kişiliğini satanlar” da değildir! Yahut oy uğruna memleketi felâkete sürükleyecek popülist tutumları Anayasa ve kanunların önüne koyanlar da değildir lafını ettiklerim!
Ben memleketini seven insanlardan söz ediyorum.
NE VAR Kİ “DEVLET” SIRRINI ÇÖZEMEDİK! Oysa Milattan önce 427 yılında Atina’da doğan Platon (Eflatun) Politeia (Devlet) diyaloğuna “adaletle faziletin” ne olduğunu sormakla başlar… Ve “acaba” der. “Adalet sırf insanların birbirleri ile güvenli şekilde yaşamaları için mı gereklidir?” Ve cevap verir: “O zaman adalet bir amaç değil sadece bir vasıta olmaz mıydı?” Ve devam eder: “Adalet hiçbir zaman bir vasıta olamaz. Adalet başlı başına bir “gayedir.” Adalete sahip olan bir ruh bizatihi iyi ve güzel olan bir ruhtur…”
Kısaca Platon bugün bizim “hukukun üstünlüğü” dediğimiz ve devletin temellerinin üzerine oturduğu “adaletten” söz etmektedir. Biz bu gerçeği hiç anlamak istemedik… Belki Türkiye de “anlatmak istemedi” çünkü orada da benzer sorun yaşanmaktadır!
1974’den sonra organları bir tamam, eksiği olmayan bir siyasi yönetim mekanizması oluşturduk. 1983’te devlet olarak tescilini yaptık ama Eflatun’un dediği gibi mayasına “adaletin ruhunu” katamadık! Mesela:
Aradan kırk yıl geçti kamu görevlileri kademelerinde dirlik düzen kuramadık! Oysa çok iyi biliyoruz: Siyasi iktidarlar gelirler giderler. Kalıcı olan “bürokrasidir.” Devlet “hükümetsiz” kaldığı dönemlerde işte o “bürokrasi” (kamu görevlileri) ile ayakta durur… Buna karşın bürokrasi bırakın Devletin bekasını yüklenmesini, yurttaşa yönelik günlük hizmetlerde bile yetersiz kalıyor! Ve tabi peşin peşin devletin kanatlarından birisi her zaman kırık ve sakat oluyor! Devlet tek kanatla uçamıyor!
Diğer kanat Ruh’tur: Hâlâ tereddütteyiz! Devlete inanalım mı inanmayalım mı? Oysa ve maşallah bize! İnananı inanmayanı bu devletin memelerinden emdiği sütle hayatını sürdürmektedir! Üstelik en büyük pay da “devlete inancı utanç sayanlar” tarafından kaparozlanmaktadır! 1974’ten beridir ganimetinden rantına kadar! TC’nin pompaladığı paraların en büyük payını ise hangi “mesleki sendika” güçlü ise o mesleğin çalışanları kapıp ham yapmaktadırlar!
Bu tanınmamış, horlanan devlettir ki “teşviklerden arsa spekülasyonlarına varıncaya kadar yurttaşlarına olanaklar yaratıyor! Ve tabi asla karşılığını görmeden “yere batsın kadaralarında” dışlanıyor!
Devlete inanmaz, ruhunuzu katmazsanız öteki kanadı da kırıktır. Bu devlet asla uçamaz!
**********
Kısaca takıldığım: (Yeterli para yoksa ne eğitim olur ne üniversite!)
Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni İhsan Doğramacı’nın da teşvik ve yardımları ile ayağa kaldırıp KKTC’nin medarı iftiharı haline getiren Özay Oral’la ne zaman konuşsaydım bana, “DAÜ’ye dünyada isim yapmış üç profesör alabilsem bak nasıl bu okulu marka yaparım derdi…”
Geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanı Özdemir Berova’nın “amacımız ülkeyi eğitim adası yapmaktır” sözlerini işittiğimde “ dünya çapında üç profesör” deyişi ile Özay Oral takıldı aklıma!
Çünkü: Şimdilerde ve bundan sonra bırakın dünyayı falan, zaten yoktu ama Türkiye çapında profesör bile göremeyeceğiz üniversitelerimizde! Çünkü bu iş “para işidir!” Para ise artık KKTC de değil, TC’dedir! O profesörlerden öğretmenlere, polislerden memurlara kadar artık TC’de asgari ücret haricindeki devlet görevlilerinin maaşları bizi aştılar üzerimize çıktılar!
Anavatan-Yavruvatan derken zannedersem bu maaşlar konusunda hem “öksüz” kaldık hem de “anadan kazık yedik!” Tabi bunun iki nedeni olabilir! Bir: Ya Ankara, laf dinlemediğimizden, ihtiyaçlarımızın artmasına karşılık para musluğunu kısmış bizi hizaya sokmaya çalışıyor… İki: Veya olası bir “çözüm senaryosu” vardır. Bize “nasıl olursa olsun yeter ki bir çözüm olsun” dedirtmek için şimdiden “parasızlık” çektirtiyor ki canımıza tak etsin!
Ha, Berova’nın ideali mi? “Hayaldir” söyleyelim!