Umutla umutsuzlukların met cezir dalgalarında dövünen “beklentiler” kahredici olurlar! Bilinmezliğin karanlık zaman tünellerinde “ya sabır” diyerek el yordamıyla geleceklere yürümeye çalışmak, öldürücü bir süreçtir!
Bunların yarattığı travmalarla yoğrulan bir toplumun sağlıklı olmasını beklemek hayallerin en “hasta” olanıdır!
YAZIK ki 1960’dan beridir adadaki Türk halkı, işte böylesi “beklentilerle umutlar ve umutsuzluklar” kasırgalarında savrularak, kırılıp dökülerek, öldürülüp yok edilmek istenerek geldi bugünlere…
SİYASİ karamboller anaforlarında kendi kaderini tayin hakkının bile elinden alındığı çözüm müzakereleri yolunda, Rum tarafı ile BM’ler tarafından sürüklendiği için hâlâ sürüklenen Türk toplumu; “ne günah işledi ki bu alçakça ezgi cefaya layık görülmekte?
Hangi gaflet ve delalet odaklarıdır ki kurduğu devletini yıkıp tarumar etmek üzerine yeni devlet modelleri empoze etmekte?
Rum tarafının arkamızdan koşturması gerekirken; hangi güçlerin marifetidir ki biz koşturmaktayız Rum’un arkasında!
Ki Rum insafa gelsin de ikame ederken “federasyonu; azıcık ucundan, bize de bağışta bulunsun diye mi!
…EVET tek doğru tek hakikat yoktur! İnsanların kafalarındaki doğrular “kendi kafalarındaki idrakleri kadardır!” Asıl doğru dünyanın yuvarlak olması kadar gerçek ve atılan taşın yere düşmesi kadar hakikat olanıdır! Örneğin:
Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının kendi siyasi iradeleriyle oluşturdukları “devletleri” gibi!
Kıbrıs’ta Türk ve Rum halklarının oluşturduğu “iki ayrı bölge” gibi..
Kıbrıs’ta dili dini ırkı tarihleri birbirinden ayrı gayrı olan iki etnik halk gerçeği gibi..
Kıbrıs’ta en az Rum halkı kadar Türk halkının da devlet olma hakkının bulunduğu gibi..
BÜTÜN bunlara karşın siz hangi federal çözümün peşindesiniz? Rum’a yamanacağımızın federasyonunun mu? Ötesi seçenek yok ki farklı düşünelim!
İŞTE bu düşüncelerin karabasan haline gelmiş beklentilerinde, umutla umutsuzlukların gelgitlerinde ve de Rum’un insafına terk edilmiş federatif çözümleri gözlerken; daha kendimizi ne kadar kahredecek ne kadar “hiçleştireceğiz” ki?
Bu kadar basit mi “ulusal fazilet?”
**********
ÜNİVERSİTELERİMİZ Mİ İYİ?
Eğer açıklamada bir yanlış yoksa artık “kesinlikle” diyeceğiz ki KKTC’de 19 üniversite vardır!
Allah artırsın! Tanınmamış.. Siyasi yönden çözümsüz ve netameli.. Sosyal yönden arızalı.. Nüfusu yarım milyonu bulmayan.. TC açıktan para pompalamazsa kendini besleyemeyecek kadar fukara ve çaresiz KKTC’de eğer “yüksek öğrenim” denilen 19 üniversitenin sahibiysek…
Şu yazımın başında saydığım “yokluk ve çaresizliklerin” değil; “küçük Amerika” olmamız gerekirdi!
OYSA 19 üniversiteye karşın sahip olduğumuz “okul öncesi eğitimden liselere, ve de kolejlerden sanat okullarına varıncaya kadar KKTC bir “eğitim öğrenim” fukarasıdır!
“İspatı” da zaman zaman devlet kademelerindeki münhaller için açılan sınavlara katılan adayların sapır sapır döküldüklerinde aynalanmaktadır!
ilkokul öğrencilerinin kolej sınavlarındaki sorular karşısında hem de aldıkları özel derslere karşın akıttıkları göz yaşlarındadır!
Dahası yetişen öğrencilerimizin artık tek bir cümleyi bile tamamlamadan kuş dili hükmüne indirgenmiş konuşmalarına nazire, gitgide kendi ulusal değerlerinden kopmalarındadır..
Siyasi iradelerini kendilerinin değil, kuyrukçusu oldukları siyasi partilerin saptamasındadır..
…BU gerçekler ve türlü çeşitli sorunlarıyla yetişmekte olan “gençlik olayı” yaşanırken..
19 üniversitenin hikmeti nedir diye sormaz mısınız?
Ki bir zamanlar, şimdilerde yüksek öğrenimin amiral gemisi olması gereken Mağusa’daki DAÜ’nün kuruluşu ve büyümesinde büyük emeği geçen Rektör Özay Oral’a, “nedir bu üniversitenin kıymeti harbiyesi” diye sorduğumda, bana şöyle dediydi:
“Eğer elimde üç tane dünya çapında tanınmış profesör olsaydı bak sen, ben bu üniversiteyi nasıl büyütür dünya ünlüsü yapardım…”
Güldüydüm! Çünkü bizatihi sorunun kendisi de buydu!
ADI sanı duyulmayan, akademik kariyerleri tartışmalı öğretim görevlileriyle belki “liseler” düzeyinde başarılı olunabilinirdi..
Fakat “üniversite” gibi kendini kanıtlaması yüz yılları alacak öğretim kurumlarının “öğretmenleri,” evet KKTC’nin sınırlarını aşacak “kariyere” sahip olacaklardı ki üniversiteler de sayelerinde dünyasal itibar kazansınlardı!
…BAKIN bugün 5 TL’liklerin üzerinde “ilim tarihçisi” rahmetlik Aydın Sayılı’nın resmi vardır. Boyum kadar bilimsel kitaplar yazmış TC’nin ender yetiştirdiği dünyaca tanınmış profesörlerindendi. 1960’larda Dil Tarih Coğrafya fakültesinde “hocamdı!”
Ayni devrelerde dünyaca tanınmış modern mantığın kurucusu Nusret Hızır da..
Tarih bölümünde rahmetlik Halil İnancık vardı, daha kim olsundu ki?
SADEDE geliyorum. Artık çok ayıp oluyor ama!
“Üniversite,” raflarındaki malların satışından elde edilen parasal kârlar hedefinde kurulan bakkal dükkânı değil ki?
Öğrenci harçlarını söğüşleyerek “ekonomik” kârlılık gözeten de değil!
Her şeyden önce ülkenin “bilim, araştırma, icat, keşif gibi tüm insanlığı ilgilendiren ve fayda sağlayan yönüyle bir dünyasal kurumdur..
FAKAT hayret! Belki üniversitelerimize İngiltere’den, Amerika’dan, yada AB ülkelerinden öğrenci gelmiyor ama “körün değneği gibi bellemişliklerinde Afrika’dan Asya’nın bazı ülkelerinden öğrenciler yağmakta!
ÇOK kısaca: Talep olduğu sürece adı “üniversite” olan kurumlarımıza 3. ülkelerden öğrenciler kaydolmaya devam edecekler ama bu süreç “üniversitelerimizin” yapısal sorunlarını ortadan kaldırmaya yetmeyecek ki yetmiyor!
































