Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bir kafeste evcilleşmek

Fetihler, darbeler ve işgaller ayı temmuz nihayet çekip gitti.

Sırada ağustos var.

Bu günler, ağustos böceklerinin günleri.

En çok bir ay yaşayıp onlar da çekip gidecekler; yumurtaları yapraklardan yere dökülüp toprağa karışacak.

Tam bir yıl toprakaltında beslenip seneye tekrar gün ışığını görecekler.

Bu mevsimler ve toprak ve su ve güneş ve çim-çiçek ve ağaçlar var oldukça, onlar da olmaya devam edecek.

Hayatları dört hafta kadar.

Kim bilir onlara çok uzun gelmekte…

İnsanoğlunun ömrü dört hafta civarında olsaydı,

Mülk sorunu olmayacaktı,

Hiçbir sorun olmayacaktı,

Hiç kimse herhangi bir şey için “benimdir” demeyecekti.

Kıbrıs meselesi de olmayacak, ağustos aylarında dört haftalığına öten ağustos böcekleri gibi Maraş meselesini dillendirenler de olmayacaktı.

Herkes şarkı söyleyerek ömrünü tamamlayacaktı; ağustos böcekleri gibi çiftleşerek veda edeceklerdi hayata…

Bin bir türlü sorunla uğraşmak mı daha iyi, şarkı söyleyerek ölmek mi daha iyi?

Bir insan ömrü zeytin ağacının ömrü karşısında ne kadar kısa?

Ve bir zeytin ağacı kaç nesle tanık olup onlara kaç mevsim yağını ve zeytinini vermekte.

Bir zeytin ağacının yaşam süresi en az dört beş hatta daha fazla insan neslinin toplam ömrü kadar.

Tevrat’ta yazılıdır 500, 700 yıl kadar yaşayan peygamberler varmış.

Bugünkü ölüm yaşı ortalamasına bakıldığında şaşar kalırsınız o peygamberlerin uzayıp giden ömrüne.

Gerçekten öyle bir şey söz konusu olabilir miydi?

Halbuki ilkel dönemlerde insanoğlu denilen yaratık diş rahatsızlığından bile ölür giderdi, ortalama ömür kimi araştırmalara göre 25 yılı geçmezdi.

“Kutsal” kitaplar gerçekten şaşırtıcı hikayelerle doludur…

Bir romanda geçer:

Yabani bir tavşan yakalanıp bir kafese konmuş.

Özgürlüğü elinden alınan hayvan adeta çıldırmış, kendini yerden yere atıp sağını solunu kafesin duvarlarına vururmuş.

Ancak zaman içinde çaresiz kalan hayvan kafesteki yaşamına alışıp evcilleşmiş.

O kadar ki kendisine bakanların elinden yemek bile yemeye başlamış.

Aradan epey zaman geçmiş.

Bir gün tavşanın sahibi kafesin kapısını açık unutunca, tavşan bir koşu ormana doğru kaçmış, ne var ki çok ilerlemeyip yeşilliklerin arasında öylece durup kalmış.

İnsan kulağının işitmediği seslere kulak vermiş, insan burnunun algılamadığı kokuları almış bir müddet.

Sonra usulca geriye dönüp kafesinin içine girmiş…

Tavşanın acı sonu hakkında şu tasvir yapılır:

“Artık kafesini kendi içinde taşıyordu. Beynini zincire vurmuş ve kaslarını kendi iradesi ile felç etmişti. Onu uyuşuk kaderine razı hemcinslerinden ayıran özgür ruhu kuru bir yonca yaprağından rüzgarla yayılan hoş bir koku gibi savrulup gitti uzaklara.”

Evcilleşebilir ve bunun farkında olmayabilirsiniz, o tavşan gibi özgürlüğün ne anlama geldiği, sabaha örtülüp de dağılan sisler gibi zihninizden uçup gider…

İçiniz dışınız, aklınız ve ruhunuz bir kafeste evcilleşirse…