Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıManşet

“BEN TAŞTAN YAPILDIM AMA YÜREĞİM TAŞTAN DEĞİLDİR”

“Yukarıdaki satırları okurken Petersburg ile nasıl iç içe olduğumu herhalde anlamışsınızdır.”

“Beyaz Geceler” de böyle diyordu Dostoyevski, yaşadığı kentin sokaklarını ve o sokaklardaki her bir yapıyı bir arkadaşı, bir dostuymuş gibi hissederken.

Öyle bir his ki evlerle konuşuyordu yazar.

Bir gün çok sevdiği taş bir evin önünden geçerken, o ev ona şöyle dert yanar: ”Şu halime bir bak Tanrı aşkına! Caniler, acımasızlar. Öyle boyamışlar ki hiç acımamışlar. Ne sütunları görmüş gözleri, ne de parmaklıkları.”

Yazar yine de şanslıydı!

En azından o taş ev yerle bir olmamış, restore edilirken kılıktan kılığa sokulmuş, yazarın dediği gibi “Çin imparatorluğu rengi” nde sırıtıyordu sadece…

Bandabuliya’nın eski havasından çıkıp şimdiki haliyle sırıtıyor olduğu gibi.

Ya da yüzyıllarca zihinlere kazınan köşede bucakta duran yatırların restore adı altında garip bir hale sokulup sırıttıkları gibi ya da ahşap panjurları sökülüp yerine alüminyum panjurlar takılan cumbalı kerpiç evler gibi…

Sokaklar ve hayatlar.

Sokaklar sadece fiziki özellikleri ile değil, o sokaklarda geçen hayatlar ve o hayatları yaratan insanlarla anlamlıdır.

Kahire’deki “Midak Sokağı” nı anlatan Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un bur sokakta geçen hüzünlü bir hayatı anlattığı gibi.

Birçok kentin birçok sokağı romanlara, filmlere konu edilmiştir…

Kendi kendinizi kaybettiğiniz ya da birbirinizden uzaklaştığınız bir kentin sokaklarında ancak bu yabancılaşan koşulların hikayesi ele alınabilir.

Ne bir taş evin sıcaklığı, ne bir sokakta birlikte yaratılan hayatların hissiyatı anlatılabilir…

Yayınlanmamış bir yazımızda, bir hikaye anlatılıyor ve bugünkü Lefkoşa sokaklarına dalan genç bir adamın iki evle yaptığı bir konuşmaya yer veriliyor.

Cumbalı kerpiç bir ev ile taş bir ev yalnızdır ve terk edilmişlerdir yıllarca; kapılarına kilit vurulmuş, içleri boşaltışmış neredeyse viran halde.

Genç adam iki evin küskünlüğüne rağmen onlara yakınlık göstermeye devam eder ve taş eve girip bir iskemleye oturarak onlarla arasındaki bağı kuvvetlendirmek ister.

Cumbalı eve misafir olmak isteyince, “Oturacak bir iskemlem bile yok.” Cevabını alır.

Genç adam bu sefer taş eve “Sizin de mi bir iskemleniz yok?” Diye sorar.

Taş ev şöyle cevap verir:

 

 “Var ama güler yüzle ve sevinç içinde oturabileceğiniz bir iskemle değildir bendeki…

Bugüne kadar hiç tanımadığım insanlar beni mekan edinerek, bana ne yadigar kalmışsa, hepsinin sevincini bir örümceği ezer gibi öldürdüler…

Benim iskemlelerime oturup kitap okumak, ders yapmak, radyo dinlemek, ya da saatlerce oturup çocuklara masal anlatmak artık mümkün değildir…

Hangi iskemle sevinci olmadan geleni gideni ağırlayabilir?

Hangi iskemle yaşama sevinci olmadan kapıönlerine çıkıp ayın ve güneşin ve yıldızların yüzüne güler yüzle bakabilir?

Ben taştan yapıldım ama yüreğim taştan değildir…”