Bir halkın kendi kaderini tayin hakkıdır…
Mülkiye’de self-determinasyon hakkının ancak bir kez kullanılacağı öğretilir.
Mülkiye mezunu Başbakanımız, “Rumlar ENOSİS diye karar alıyor, Kıbrıs Türk halkı da kendi kaderini tayin hakkını kullanarak açık bir şekilde karar üretmelidir. Net tavır ortaya konmalı” demiş…
Olabilirdi…
Ama eğer o hakkımızı 1983’de KKTC’yi kurarken kullanmamış olsaydık…
KKTC Anayasası’nın giriş kısmında şöyle yazıyor:
“Kıbrıs Cumhuriyeti karşısında, kendi kaderini tayin etme hak ve özgürlüğünü kullanarak, dünya ve tarih önünde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletini ilan etmiş bulunan Kıbrıs Türk Halkı…”
Peki Başbakan neden söylemiş bunu…
Rumların enosis kararı ve de doğal gaz arama faaliyetleriyle, anlaşma istemediklerini ortaya koydukları için…
Bir de Brexit’e gönderme yaparak, “Bu İngiltere parlamentosunda bile ortaya konmuştur” diye eklemiş.
Evet, müzakerelerin bir yere gitmeyeceği konusunda bu halk ortak bir karara varabilir…
Muhataplarla bir gelecek tasarlanamayacağı, bunun halkın çıkarına olmadığı görüşü ortaya çıkabilir.
Bu da tabii ki halka sorulur.
Onaylanır, onaylanmaz, o ayrı mesele…
Nasıl ki Kıbrıs’ta bir anlaşma için müzakerelerin devam edeceğini açıkça yazan Anayasamız halk oyuyla onaylanmışsa, aksi bir karar da halk oyuna sunulmak zorundadır…
Ama işte o self-determinasyon değildir…
Self-determinasyon ülkelerin bağımsızlığıyla, özgürlüğüyle, ayrı devlet kurma hakkıyla ilgilidir.
Ve hiç bir konu, 1983’de ilan edilen bağımsızlık kararının üstünde olamaz…
(Bu arada B planlarının da ısıtması yapılıyor gibi görünüyor ya neyse…)
Bir kez daha tekrar edelim, bir halk, bir ülke, bir ulus, bir çok konuda karar alabilir.
Referandum yapabilir.
Ama “kaderi” denilen konu başka…
Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın 1. madddesinden hareketle, uluslararası hukukta, self- determinasyon hakkı bir defaya mahsus kullanılır…
Bunun sebebi de, devletlerin, her zaman bu kavramı ‘siyasi amaçlarına uygun olarak yorumlama eğilimi göstermeleri’, self-determinasyonu, zaman zaman ‘güç aracı’ haline getirmeleridir.
Biz de bu hakkımızı “bağımsız” olduğumuzu ilan etmek için kullandık ve tükettik…
Başbakanımız ya öğrendiklerini unutmuş, ya da KKTC Anayasasını okumamış…
Benzer bir hatayı geçtiğimiz hafta “Türk vardır, Kıbrıslı yoktur” açıklamasıyla da yaptı.
Yine Anayasa’da açıkça kayıtlıdır ki, KKTC’nin kurucu unsuru “Kıbrıs Türk Halkı”dır, “Türk Halkı” değildir…
YERİN KULAĞI VAR
İŞTE BUDUR:
BM Temsilcisi Eide’nin Rum medyasına verdiği röportajda söyledikleri, günlerdir burada yazıp çizdiklerimizin teyidi oldu. Eide, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın doğal gaz sondajları konusunda söylediklerinin tehdit olmadığını belirtmiş ve ardından “Açıkça söylemese bile çoğu kişinin de aynı endişeyi paylaştığını sanıyorum” demiş. Yani Güney Kıbrıs’ın gittiği yoldan ve bunun muhtemel sonuçlarından endişe duyanlar yalnız biz değiliz. Bu güzeldi işte. Ama keşke o endişeleri yüzlerine de söyleseler…
YAZIKLAR OLSUN:
Sevgili dostum Erol Vardan’ın anneciği hayatını kaybetti. Ama nasıl, yanlış gruptan kan verildiği için. Devletin hastanesinde… 86 yaşında bir insan, acı çekerek hayatını kaybetti. Kanını değiştirmeye kalktılar, başaramadılar. Çünkü üç birimlik kanın 2’sini vermişlerdi farkettiklerinde. Üstelik de yanındaki hastaya da aynı şekilde başka bir kan grubundan kan verilmek üzereyken, son anda uyandılar. Ne diyeyim şimdi ben? İhmal ya da hata denilebilir mi buna? Bir can gitti, bir can… Bunun hesabı o “devrim” yaptıklarını söyleyenlerden en ağır şekilde sorulmalıdır…
GÜVEN KALMADI Kİ: Tufan Erhürman, yerli ürün tüketimi çağrısı yapıyor. Aman Tufan bey, baksanıza her denetimde tonlarca ürün zehirli çıkıyor. Millet ne yapacağını şaşırmış vaziyette. Tabii Erhürman herhalde sanayi ürünlerini kastediyor da, halk artık bu ülkenin hiç bir şeyine güvenemez oldu. Bu da bir gerçek…
SONUÇ MERAK EDİLİYOR:
Vardı, yoktu derken, aylar sonra FETÖ soruşturması KKTC’ye de sıçradı. KKTC polisi içerisindeki yapılaşma soruşturulmaya başlanırken, işadamları ve üniversitelerin de sırada olduğu iddia edildi. Soruşturmaların sonunda ne çıkacağı, kimlerin bu işe bulaştığı daha şimdiden kamuoyunda merak uyandırdı… Her kafadan bir ses çıkıyor, Türkiye’ye gönderilip gönderilmeyecekleri tartışılıyor. Bizim yasalarımıza göre, kendi vatandaşımız iade kapsamında değil…
OLMADI BEYLER: Dayanışma’nın yanlışa karşı uyarılarını takdir ediyorum. Bugün de kaçak kat çıkan otel konusundaki fikri takiplerini zirveye aldım. Ama şu sokak isimlerini değiştirme işi canımı sıktı. Toplumun hemfikir olmadığı isimler ve tanımları dayatmaya kalkmak, kusura bakmayın ama ancak tepki toplar. Sizin yapacağınız farkındalık yaratmak olabilir. Belediyelere rağmen böyle bir iş yapmaksa itaatsizliktir, anarşidir. Bu şekilde de “dayanışma” sağlamak mümkün değildir.
BİR BU EKSİKTİ:
Sanki başımızda yeteri kadar bela yokmuş gibi, şimdi işin yoksa elalemin sarin gazıyla uğraş dur. İTÜ’den Doç. Dr. Hüseyin Toros, Suriye’de gerçekleştirilen kimyasal saldırının ardından sarin gaz kümesinin havaya yükselerek, Hatay’ın güneyinden Kıbrıs’a ulaştığını iddia etti. Sağolsun bizim yetkililerde çıt yok, zaten böyle bir tesbit yapacak biri var mı, ondan da emin değilim. Geçim derdiydi, Kıbrıs sorunuydu derken şimdi de ciddi ciddi toplu ölüm tehdidi altına girdik…
ZİRVEDEKİLER
Sami Özuslu: “Of Selin… Bugünden itibaren ‘18’lik kız babası’ oldum sayende… Sosyal, politik konularda zaten fikirlerin var, yıllardır…. Hayata bir yerden bakıyorsun, kendince…
Ve insan sevgisi var yüreğinde, en önemlisi… ‘Büyükler’de giderek azalan… Dünyayı yaşanmaz kılan…
Belki bu yüzden hazır hissetmek istemiyorum kendimi… Oysa eminim, senin kuşak değiştirecek dünyayı… Büyüdükçe küçülerek değil, şimdiki ‘büyükler’ gibi…”
DİPTEKİLER
Sarin Gazı ve Sahtekar Dünya: Sosyal medyada 1988’de Saddam’ın elma kokulu zehirli gazla yaptığı katliamın gönderileri dolaşırken, aynı katliam bu kez Suriye rejim güçleri tarafından İdlib’de kendi insanlarına uygulandı. 150’den fazla insanı öldüren gazın önce klor gazı, sonra da sarin olduğu söylendi. Her ikisi de öldürücü… O gaz bulutları da şu anda bizim üstümüzde de dolaşıyor. Görüyor musunuz ne kadar çaresiziz… Kimyasal silahları yasaklama şovu yapan, ama aynı zamanda bu gazları üreten ve satan dünya da, katliama seyirci kalıyor, katillere destek veriyor…
































