Köşe Yazarları

“BARIŞÇI ÇÖZÜM” (RUM TARAFI NASIL BARIŞ İSTİYOR)






Hayırlısı ile özlü müzakereler de başladı. Ancak hâlâ taraflar arasında uçurumlar vardır. Bunu biz söylemiyoruz. Müzakereciler söylüyorlar.
Mesela ne diyor baş müzakereci durumundaki Eroğlu: “Halkımızı perişan etmeyecek bir anlaşma istiyoruz.” (Halkı perişan etmeyecek anlaşma ne olabilir? Yeniden göçe zorlanmadan, büyük çapta toprak ödünü vermeden, kesinlikle iki bölgeyi koruyan ve kendi içinde egemen olan bir Kuzey gerçeği.)
Mesela ne diyor Kudret Özersay: Müzakereler esneklik ister… Taraflar arasında uçurum kapanmazsa çözüme varmak mümkün değildir… (Yani diyor ki Özersay müzakereler hiç de istenildiği gibi seyretmiyor.)
Mesela ne diyor Serdar Denktaş: Anlaşma yakın değildir. (Süreci görüyorlar, bu nedenle umutsuz konuşuyorlar!)
Mesela ne diyor UBP’nin Genel Başkanı Özgürgün: Müzakerelerde sorun başlıklar değil, temel felsefedir… Çözüm belki 2020’lerde gerçekleşebilir.
KISACA: Kimseler çözüm kapılarını kapatmıyorlar ama boşuna da umut yakmıyorlar! Çünkü bu kez müzakereler Annan dönemi ile benzerlik taşımayan bir sonuca sancı koyuveriyor. Şöyle ki:
Rum tarafı “beklentilerine cevap vermediği için 2004’te Annan Planı’na hayır derken, şimdi de görüşme masasına “tek egemenlik şartını” kabul ettirerek otururken, elbette öncesinin üzerinde ödünler isteyecektir zaten istemektedir! Nitekim bu arsızlıktan yakınan Eroğlu, “Rum tarafı hep almak istemektedir” açıklamasında bulunmak zorunda kalmıştır.
BİZE GELİNCE: Doğrusu kamplara ayrıldık! Bir yanda “barışçı çözüm olsun da nasıl olursa olsun” diyenler öte yanda “çözüm olsun ama Kuzey’i kaybetmemek pahasına” diyenler…
Sesleri öteden beri hep yüksek perdelerden çıkan, ideaları kendilerinden menkul “Sol” görüşlü yurttaşlar dillerine pelesenk, “barışçı çözüm” lafını adeta arşı alâya yükselen bir yakarışın çığlığı haline getirdiler… “Olsun da nasıl olursa olsun” seslerinde!
Bu konuda o kadar çok umutludurlar ki şuna inanıyorlar: “Artık bu adada Rum ve Türk kardeşliği pekişmiştir, ayrı gayrı gayrı düşmek mümkün değildir…” Doğrusu durum vaziyetlere baktığımızda bu savların çok da arızalı olmadığını biz de görüyoruz. Mesela İsa’yı bile müzakerelere karıştırıp Hazrete “barışçı çözüm” istetmişlerdir!”
İmamlar papazlar bir araya gelmişler iki halkı kaynaştırmak için dualar okuyorlar… İki toplumlu etkinlikler o kadar çoğaldılar ki artık birinden diğerine yetişmek mümkün değil, neredeyse Güney’in Rum halkı postu olduğunca Kuzey’e serecek, çözüm de kendiliğinden gerçekleşecek! Ve bitmeyen barış şarkıları ile türküleri!
Ban Ki-moon bile o kadar etkilenmiş ki ılgıt ılgıt esen bu barış rüzgârlarından, “bugüne kadar sekiz BM’ler sekreteri yiyen Kıbrıs sorununu çözmek bana nasip kısmet olacak diye düşünüyor!” Duyduğu heyecandan neredeyse kalbi duracak ki yardımcısını taraflara şu mesajı iletmek için Lefkoşa’ya gönderiyor: “Emrimdir. Tez zamanda bir çözüm buluna!”
KISACA: Masada olanlar müzakereleri akamete uğratmamak için uğraşırlarken, masa dışındakiler çözüme vardılar bile! Öyleyse gelin Anastasiadis’in en tazesinden yaptığı son açıklamalarına bakalım.
ANASTASİADİS KIRBAKİ’YE NE DEDİ? Dünkü Hürriyet Gazetesi’nde Atina muhabiri Yorgo Kırbaki ile bir mülakat yapan Anastasiadis’in söyledikleri yayımlandıydı.

Anastasiadis de günün modası olduğu için ne kadar “barışçı” bir aileden geldiğinin ispatını bir anısı ile şöyle anlattı: “1974 harekâtında Limasol’un Siliku köyünde görevli olan Babam Hrisantos bazı fanatik Rum’ların Türkleri tehdit etmelerinin önüne geçmişti.” (Her halde Öldürmek istemişlerdir, engellemişti.) Eh, arada böylesi “barışçı ve insan ruhlu” Rum insanları da bulunur, bin teşekkürler…
Tabii Anastasiadis hemen ardından yine o bildik kisvesine büründü ki bakın neler söylemiş Kırbaki’den aynen aktarıyorum:
“Anastasiadis toprak konuları ile Güvenlik başlıklarını bugün başlayacak müzakerelerde görüşülmesi için kesin kararlı. Anastasiadis KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun Rum tarafının dönüşümlü Başkanlık ve mülkiyet başlıklarında daha önce varılan anlaşma noktalarını şimdi kabul etmediğine ve böyle giderse müzakerelerde tıkanıklık yaşanacağını açıklamasına ise şu cevabı verdi: “2008 öncesi anlaşmaya varılan noktalar ile ilgili BM’ler belgesi müzakere masasında değildir. BM’nin son 40 yılda sunduğu ve iki tarafın mutabık göründükleri olumlu unsurları görüş ve önerileri görmezden gelmek, yararlı ve akıllıca bir şey değildir.” (Dikkat. Kırbaki sürçülisan eylemiş, hem KKTC demiş haberinde hem de Eroğlu’na KKTC’nin Cumhurbaşkanı demiş. Rum’un zılgıtını yemezse şaşarım!)

NE ANLADIK: Anastasiadis diyor ki öyle dönüşümlü başkanlık falan yok! Değil mi ki tek egemenliğe dayanan bir devlet olacağız. O zaman tek başkan! O da tabii Rum Başkan!
Başka ne dedi? Geçmiş görüşmelerde varılan uzlaşmalar masada olamaz. Fakat 1977-79 Doruk anlaşmaları yahut Gali Fikirler dizisi gibi BM kararları elbette ki dikkate alınabilirler. Kısaca Anastasiadis hem çok akıllı bir politikacı hem açıkgöz! Güney’in çıkarlarına uygun ne varsa masada olabilir ama Türk halkının çıkarlarına uygun olanları olamaz!
Ya bizimkiler ne istiyorlar? “Tez elden barışçı çözüm!” Yetmez mi?            
**********
ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ (YEREL YÖNETİMLER)

Anayasa’nın 119. Maddesi’ndeki değişiklikte ilk iki bendi aynen mevcut Anayasa’daki gibi bırakılmış. Fakat 3, 4, 5. bendlerde köklü değişiklikler yapılmış. Önce bu değişiklikleri görelim:
(3) Yerel Yönetim organlarının seçimleri 68. Maddedeki ilkelere uygun olarak dört yılda bir yapılır. (Ekleme şu) Bir kimse en fazla üç kez Belediye Başkanı seçilebilir.
(4) Yerel Yönetimlerin organlarının ve bu organların üyelerinin görevleri seçilme yeterliliğinin kaybedilmesi durumunda kendiliğinden sona erer.
(5) Yerel Yönetim organlarının hukuka aykırı işlemleriyle Yerel Yönetimin yıllık bütçesinin en az onda biri tutarında zarara uğratmaları halinde İçişleri ve görevli Bakanın başvurusu üzerine Yüksek İdare Mahkemesi kararıyla görevlerine son verilebilir. Yüksek İdare mahkemesi yargılamanın sağlıklı bir biçimde yapılabilmesi için ihtiyaç duyulması halinde İçişleri ile görevli Bakanlığın talebi üzerine Yerel Yönetimin seçilmiş organına yargılama tamamlanana kadar görevden el çektirilebilir.
İLK DEĞİŞİKLİĞE BAKALIM. Eğer bir siyasi parti kendi bünyesinde, “hiçbir bakan üç devreden fazla bakanlık yapamaz” kararı almış olsa yadırganacak tek yanı olmazdı. Fakat bir belediye başkanına üç yıldan fazla belediye başkanlığı yahut muhtarlık yapamaz gibi bir hüküm getirmek kişinin seçme ve seçilme hakkını kısıtlarken anti demokratik bir uygulama da olmaktadır…
Ha deniyorsa ki koltuğa yapışanlar bir süre sonra “usulsüz ‘ham yapma’ alışkanlığı da kazanıyorlar” çok düşündürücü diyoruz! Var mı böyle olaylar ki anayasal tedbiri zorladı?
İKİNCİ DEĞİŞİKLİĞE GELİNCE: Belli ki sütten ağzı yananlar ayranı üfleyerek içmeye başladılar. Belediyeler zaten biliniyor, batakta! Dediler ki bütçelerinin en az onda biri tutarında zarar söz konusu olursa “Mahkeme yolu” açılacaktır.
Evet ama böyle bir anayasal korkutma ve cezai müeyyide ile bundan sonra ne Belediye başkanlığı için aday bulunur ne de belediye başkanları tasarruf yapacağız derlerken iş yapabilirler!
OYSA: Ne diyorduk yıllardır? Belediyelere daha çok işlerlik kazandırılmalıdır. Büyük kentlerde hantal merkeziyetçi bürokrasinin sırtındaki yükleri kendi yetki ve sorumlulukları içinde toplamalıdır. Yetki karmaşasını en aza indirmek için mesela belediyeleri daha çok yetkili kılmak gerekmektedir…
Oysa bu değişiklikle artık belediyeler bir işi yapmak için bin bismillah çekerken, “aman bütçenin başına bir işler gelmesin” düşünceleri “icraatların” önünü kesen barikatlar olacaklardır.
Belki devletin ekonomik açmazları ve bütçenin yetersizliği içinde bu değişiklikler alınması gereken tedbirlerdir ama unutulmamalı: Bu değişiklikler galiba bugünün açmazları dikkate alınarak yapıldı. Yarın koşullar değiştiğinde olmaya ki bu maddeler daha istikrarlı bir devlet olgusunda işlev ve anlamlarını yitirirler diyoruz.









Başa dön tuşu