Amerika’yı ne kadar tanıyoruz? Ki gençliğimizin büyük bölümünü “emperyalist Amerika” lafları ile geçirirken, kaldırdığımız her taşın altında da “CIA’i arardık! Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile “soğuk savaşı” başlatan ülkeydi. Buna karşın “komünizmin beşiği olduğunu sandığımız, 1918 devriminden ve Lenin’den dolayı sempati duyduğumuz ülke hep Sovyetler Birliği olduydu! O kadar ki Atatürk, Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne “Rusya” modeli “Sol”u giydirmediği için hep Mustafa Kemal olarak kaldıydı! Oysa Rusya ile ilgili doğru dürüst bilgiye de sahip değildik çünkü tam bir dikta rejimi ile yönetiliyordu ki hâlâ öyledir zaten! Stalin ise o diktatöryanın hem ağası olduydu, hem de babası!
YA AMERİKA: İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandırandı. Avrupa’nın üzerine güvenlik şemsiyesini açıp kısa sürede kalkınıp toparlanmasını sağladıydı. Bu “büyüklüğü” nedeniyle de Amerika’ya “dünyanın jandarması” unvanı layık görüldüydü… Amerika da bu unvanına layık olmak için önce Kore’ye bulaşıp ülkeyi Kuzey Güney diye bölmüş, ardından Vietnam’a sataşarak onu da Kuzey ve Güney haline getirdikten sonra Afganistan bataklığında bir süre oyalanmış, sonra nasıl olmuşsa olmuş Orta Doğu’nun da içine etmek için önce Saddam’lı Irak’ı halletmiş, ardından demokrasi getireceğim diyerek ne Tunus bırakmış ne Mısır, Kaddafi ile beraber Libya’nın da canına okuduktan sonra zaten Orta Doğu’nun tutan tarafı kalmadığından, Suriye’deki savaş patlamış… Ve ilahi!
ANSIZIN KIBRIS SEVDASI: Yıllarca bu sorunu çözse çözse Amerika çözer dedikti! Ne var bir türlü üfürmedi aksine Jonson’ın Erenköy çarpışmalarında İnönü’ye yazdığı zehir zemberek mektubu ile 1974’ten sonra “lafını dinlemedi” diye Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu da bedavadan hediyesi oldu! Sonra? Yıllar geçti yüzümüze bile bakmadı.
FAKATTT! Vakta ki Rum’un doğal gazı çıktı denizden, dün Başaran Düzgün’ün de köşesinde ayazlattığı gibi Amerika’ya bir kara Kıbrıs sevdası düşüverdi! Zaten gerçektir: Nerede petrol gaz, orada Amerika!
Pekala ama bu süper güç dediğimiz Amerika, yukarıda da yazdık, hangi ülkeye bulaştıysa o ülkeden kan fışkırmadı mı! Barış demokrasi götüreceğim diyerek gittiği her ülkeyi felâketlere uğramadı mı? Şimdi Kıbrıs’a ayar vermeye çalışıyor! Yıllardır buradaki elçisinin sesi nefesi duyulmazken, adam Washington istedi diye yollara düşmüş, “görüşmecilere” Güney Afrika’da siyahilerle beyazların nasıl çözüme ulaştıklarını gösterip Kıbrıs’a modelini giydirecek!
OYSA KIBRIS’IN ÇÖZÜM MODELİNE HİÇ İHTİYACI YOKTUR: Amerika’ya, AB’ye de ihtiyacı yoktur. Çözüm 1974’te iki bölgenin oluşması ile gerçekleşti. Hem de Türkiye’nin, uçaklarla Güney’e havadan attığı duyurularla “evinize, köyünüze, toprağına dönünüz” taahhüdünde bulunmasına karşın! Rum liderliği ise göç eden Rum halkına “sakın geri dönmeyin Türk askeri hepinizi öldürecek” diyerek korkuttuydu! Dolayısıyla her iki halk da kendi bölgelerinde çok doğal bir refleksle kendi “güvenliklerini” iki ayrı devlet olarak yarattılardı…
ŞİMDİ NEDİR İSTENEN? “İki halk iki ayrı bölgede ayrı gayrı yaşayamaz çünkü asırlarca birlikte yaşadılar, yeniden birleşmelidirler” mi?
Tarihe ancak bu kadar saçma bir mantıkla tükürülebilinir! Gerçekler de ancak bu kadar tahrif edilir! Ki Amerika bile dalgaya kapılmış, “birleşik Kıbrıs”ı oluşturmaya çalışıyor! AB ile tek farkı ise şu: AB Rum’a adayı nasıl yedireceğinin siyasetlerinde debeleniyor, Amerika ise “gazdan” peşinde koşturuyor!
**********
ANAYASAL DEĞİŞİKLİKLE ÇEVREYİ KİRLETENLERİN YARGILANIP CEZALANDIRILMALARI GELİYOR
Anayasa’nın 4. Maddesi “Çevre’nin Korunması”na ilişkindir. “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” diye başlar, “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin, gerçek ve tüzel kişilerin ödevidir” diye devam eder… 40. Madde’nin 4. Bendi’nde ise “Devlet milli parklar oluşturulması amacıyla gerekli önlemleri alır” ifadesi vardır.
Yeni değişiklikte ise “herkesin” çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek amacıyla yetkili makamlara başvurma ve dava açma hakkına sahip” olması vardır.” Yani yeni Anayasa değişikliğinden sonra “Çevreyi kirletenlere cezai müeyyideler uygulanacaktır.
Olumlu mu? Hem de çok! Çünkü bu memlekette artık “pislik” yaratmak bir gelenek haline getirilmiştir! Lüks arabasında cicili bicili hanımlar bile bir ellerinde telefonları konuşurlarken, öteki elleri ile camdan kâğıt parçalarını yollara attıklarına çok tanık oldum!
Ve hep şaştım: O lüks araba “para” demek! Para olanak, sağlık afiyet demek! Güzellik ise Allah vergisi olmalı “talih” demek! Böylesi bir insan kesinlikle eğitimli olacak! Pekala neden çevreyi kirletir?
Bu memlekette artık üniversite bitirmeyen tek insan da kalmadı. Eğitimin bu kadar tavan yaptığı ülke neden pislikten geçilmiyor? Hep birlikte görüyoruz: Belediyelerin dün temizledikleri boş arsalar, sahiller yollar, kent içlerindeki parklar falan, bir gün sonra bakıyorsunuz ki “zibillikler deryası” oluvermiş. Tek bir inşaat yoktur ki “bitimi” sonrasında gerisinde yığınlarca moloz, harç, tepecikleri bırakmasın!
Bu nasıl bir psikolojik davranıştır? Belki sırrını çözeriz diye türlü çeşitli kulplar taktık:
“Vatana inançsızlıktır” dedik!
“Külfeti yaşayanların pislik yaratarak kadersizliklerinden intikam almalarıdır” dedik!
“Hiddetin şiddetin tezahürüdür” dedik!
“Ruhların kararmasındandır” dedik!
Dedik de yine şaşıyoruz: Mesela onca debdebeli evlere, araçlara ve de Allah vergisi güzelliklere sahiplikte insanların göz göre göre yarattıkları “pislik” ve o pisliklerin içinde yaşamaya alışmaları nasıl bir davranış psikolojisinin sonucudur?
Neyse ki artık çevreyi kirletmek anayasal suç olacak! “Demek ki bu ülkenin insanı “yasaklarla” yönetilmeye layıktır” mı diyelim! Yazık ama!
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (ÖZERSAY’IN RİCASI)
Bir “köşeci” olarak şaştığımı söylemeliyim. Ki yıllarca rahmetli Denktaş’ı “kendi siyasi görüşlerini Kıbrıs Türk halkına empoze etmeye çalışmakla” suçladılardı. Denktaş “ben sizin avukatınızım, dava adamınızım” dedikçe küplere binerler, onu Kıbrıs siyasi sorununun çözümünü dinamitleyen Mr. No olarak lanse ederlerdi…
Şimdilerde bakıyoruz yeni müzakere safhasında benzer tepkiler söz konusu oluyor. Mesela geçtiğimiz gün halka çağrıda bulunan Kudret Özersay karamsar görüşlerden, açıklamalardan kaçınmalarını tavsiye ediyordu.
Ve diyordu ki Özersay, “Kıbrıs Türk tarafının müzakerelerin hızlandırılması için attığı adımları herkesin görmesi gerekir…” “Zaman zaman sanki Kıbrıs Türk tarafı görüşmelerin yoğunlaştırılması, hızlandırılması ve bir an önce al-ver’e geçilmesi için adım atmamış gibi haberler yapılmasını, kamuoyunda bu şekilde bir algı yaratılmasını doğru bulmuyorum…” “Popülist davranışlar geçmişte de şimdi de sürece zarar verir…”
Özersay bu “yakınmalı” mesajları ile her halde müzakerelerin hızlandırılması için takvim bile koyan Baş müzakereci Eroğlu’nu ima etmemektedir.
Nami de olamaz çünkü onun kadar uğraşanı yok, üstelik neredeyse sorunu anlatmak için Kuzey Kutbuna da gidecek…
Hükümet başta Yorgancıoğlu olmak üzere falsolu sesler çıkarmıyor müzakereleri destekliyor. Ha Yardımcısı Serdar Denktaş’tan ise artık ve her halde müzakerelerden sonuç çıkacağına inanmasını beklemek, dünyanın tersine dönmeye başlaması gibi imkânsızdır, bu kadar kusur ise bağışlanır!
Halka gelince: E, biz halkız! Ve Kıbrıs siyasi sorunundaki gelişmeler konusunda ne öğreniyorsak Rum basınından öğreniyoruz! Geçmişte de tüm görüşmelerde “gizlilik” ilkesi sürdürülür, buna karşın Rum medyası noktasına virgülüne kadar açıklamalar yapar, masada ne konuşulmuşsa ayazlatırdı!
Kısaca varsa müzakerelerde bir ilerleme, “öneriler sunduk, hatta al-ver bile oldu” demek yetmez, gelişmeleri halka açıklayın ki “kendi kendine spekülatif” haberler uydurmasın… Ha biz mi? Rum medyası yeter de artar bile!
































