Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Allahasen bizi çözümsüzlüğe alıştırmayın!

Gözlük takmaya daha ortaokul döneminde başladımdı. Ve hep utandımdı! Sonra sıkıldımdı!.. Fakat bir gün gözlükle geçen çok uzun yıllarıma baktığımda, “nasıl alışmışım” dedimdi, gözlüksüz bir hayat düşünemediğimce!”

FAKAT Allahasen! Bizi “çözümsüzlüğe” de böyle alıştırmayın!

Bu iş gözlük yada topal ayaklardan dolayı koltuk değneğine, bel fıtığına çarede demir korse takıp taşımaya benzemez!

Bu aletlerin esiri durumuna düşer gibi “çözümsüzlüğü” de kadersel bir alın yazımız haline sokmayın…

Ki şimdilerde de bundan sonra dilimize pelesenk, “Lute geldi, Lute gitti, Lute şunu söyledi, Lute ne dedi…” Dönemlerine giriyoruz! Kendinden önceki BM’ler  danışmanları yada temsilcileri  silsilesinde bu kez de Lute ile oyalanacağız!

FAKAT: Yine çözüm olmayacak!

Yine ambargolar kalkmayacak!

Yine Türkiye’den öte tek bir devlet bile bizi tanımayacak!

Yine Doğu Akdeniz’deki Rumun MEB’leri nedeniyle tartışmalar sürecek!

Yine harmanda savrulan samanlar gibi savrulacağız döviz vurgunu ile!

Yine, bırakın 3. ülkeleri TC’ye bile ihracat yapamayacağız!

Yine dünya yuvarlığında korsan devlet muamelesi göreceğiz!

Yine Mal Tazmin Komisyonu aracılığıyla  Rum’a yine tazminatlar ödemeye   devam edeceğiz!..

VE Eide gidecek Lute gelecek! Lute gidecek Yahuda gelecek!  O da gidecek Nuh gelecek!

Bir Anastasiadis’e koşacaklar “bakalım nedir istediği” merakında, bir Sn. Akıncı’ya uğrayacaklar bakalım ne düşünmektedir müzakerelerle çözüm konusunda!.. Öf be! Artık karar verin!

YA bu ülkede bundan sonra müzakere masasına “tanınmış bir devlet olarak oturacağız” Güney bunu kabul ve deklare edecek dolayısıyla hemen ambargolar kalkacak…

Ya da zaten öyle de çözüm olmuyor böyle de olmuyor;  “müzakere” lafını lugatlardan slileceğiz!

Yani Nasıl ki Rahmetlik Denktaş 1983’de Meclis’te bir aşağı bir yukarı voltasını atıp odasına girip çıkıp “ne yapmışsa” onu yapacağız..  O zaman “KKTC ilan edildiydi!”

Şimdi de “Kuzey Kıbrıs Türk Devleti” olarak BM’ler tarafından tescilini isteyeceğiz.. Lute’da  da git Guterres’e, “Müzakerelere tanınmış devlet statüsünde  devam etmek istediğimizi” söyle diyeceğiz!”                                                                                                                                                                                                                                                                        **********

ÇÜRÜMÜŞLÜK NEREDE BAŞLADI?

Daha önce “Köşemde” lafını ettimdi. “Risale esamesinde bir kitapçık” dedimdi. Yazarı bir dönemlerin siyaset dünyasında fırtına gibi esen Anayasa Prof’u Mümtaz Soysal’dır dedimdi.

12 Eylül’ü odağına alarak  Türkiye’nin öncesi ve sonrası sorunlarının nedenlerini  analiz eden bu kitapçığı okurken, KKTC’i  hatırlayıp   “tevekkel dememişler, anasına bak danasını al” diye düşünür,   TC ile KKTC benzeşmesine şaşarsınız..

“ÇÜRÜME” orada nasılsa  burada da ayni!  Orada “kalkınmışlık” gibi görülen bazı sosyoekonomik gelişmeleri  bir zırh gibi örtüp      kamufle eden çürümüşlük mesela FETÖ olayı ile açığa çıkarken; burada küçüklüğümüze uygunluğunca  “uyuşturucu, kirlilik, saygısızlıkla düşüncesizlikten kaynaklı trafik sorunu, siyasette popülizm gibi bünyesel hastalıklardan muzdarip oluşumuzda aynalanmakta!

PEKİ  nasıl  başladı bizdeki bu  çürümüşlük?

1974’de ellerimizi açıp, “Allahım sana şükürler olsun, bizi Rum’un  şerrinden, mezaliminden, toplu kıyımlarından korudun, şükran sana Türkiye” dedikten sonra ne yaptıktı hatırlar mısınız?

Devlete sahip çıkma yerine tu kaka derken.. Rum’dan hayat hakkı ile çözüm isterken.. Sonunda Türkiye dışarı Rum içeri diyecek kadar ileri giderken…

“Çürümüşlük” ne kelime! Sırıtan dişleriyle bir iskelet gibi kalakalmışlıkta geldiğimiz yer ancak bu kadar olurdu!”

“NE kadar” mesela? En nihayet çıkarılan yasayla “devleti yönetenlere, görevlilerine, “hadi söyle bakalım nereden buldun” diye boğazlarına sarıldığımız kadar!

Demek ki devleti “devletlu” olanlar harcamış çürütmüş!

İnsanlarda ne “ideal” bırakmışlar ne memleket sevgisi!

Türkiye vermiş biz yemişiz! Üretmeden, dolayısıyla ihracat yapmadan, toprağa sahip çıkmadan, kooperatifleşmeden..

Üniversite değil mi üniversite! Onları bu memlekette bakkal dükkanı esamesine düşürürken, ne bilimini bıraktık ne kariyerini!  Öğrenci harçları uğruna türlü çeşitli toplumsal sorunları yaratan da biz olduk!

YANİ diyoruz, istesek de bu kadar güzel çürüyemezdik!

**********

KISACA TAKILDIĞIM: (DIŞTAKİ TÜRKLERİ KKTC DAVET EDERKEN…)

Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Özersay Londra’ya gitti geldi. Oradaki yurttaşlarımızla konuştu dertleşti her halde…

Ve yine devre devre gündeme geldiğince bu  insanlarımızı KKTC’de yatırıma, ikamete davet etti. Ve bir kez daha rahmetli Denktaş’ı hatırlattı.

1974 Barış Harekâtından hemen sonra Londra’ya gitmiş, gelin sizi Kuzey’de bağlar, bahçeler, tesisler, fabrikalar bekliyor diye çağrılarda bulunmuştu..

Ve gelenler olmuştu! Rumdan kalan tesislere, topraklara sahiplik koyanları da olmuştu. İntibak edemeyip gerisin geri dönenler de! İşin gerçeği şuydu: İngiltere’de işi gücü yerli yerinde olan yurttaş neden tanınmamış  Kuzey’e gelip sermayesini rizikoya  atsındı.. Şimdilerde de durum hiç değişmedi!

Londra’daki yurttaşlarımızı rahat bırakmamız gerekir. Hatta onların orada kalması gerekir. Yapılacak olan  da en zayıf yanımızı oluşturduğu gerçeğinde “orada etkin ve yetkin, ses soluk getiren  Kıbrıslı Türkler lobisi” oluşmasına yardımcı olmaktır!

Yoksa neden gelsinler KKTC’ye? Yeterince yok insanımız mu? Ki “dıştan gelenler  yoğunluğunda  taşıyoruz, durduran yok!”