Köşe Yazarları

Ah şu statükocular!


Bazı Kelimeler vardır dillendirip seslendirdikçe şeker lokum tadına varırsınız.. O tada daha sık varmak için de yerli yersiz her bir cümleye sıkıştırır, her fikre maydanoz gibi kıyarsınız!

“STATÜKO” bunlardan biridir! Ve siyasi literatürümüze gireli beridir her ki kim ki kendi fikrinin karşısında bir zıt düşünceye toslar, öncelikli cevabı “statükocu” yapıştırmasıdır!

2004’de Annan planı referanduma giderken, açık ara farkla koltuğunun kralı “statüko” idi! “Federasyonu isteyenler ve istemeyenler ayırımına en güzel vurgulama da “geri kafalı” dedikleri “öyle geldi böyle gider” suçlamasındaki “statükocularla;” kendilerini bile aşmış “düşüncelerde” mesela “Türk ve Rum halklarının pekalâ da birleşik bir Kıbrıs’ta federal sistem çatısı altında buluşabileceğini çakan “ilericilikleriydi!”

Tabi “devletçi” statükocular referandumda kaybettilerdi. Fakat Güney’deki statükocuları terbiye edip eğitemediklerinden olmalı o taraftan “hayır” çıkınca Kuzey’de kazanan taraf da statükocular olduydu” diyelim!

KIZABİLİR, gülebilirsiniz.. Fakat gerçekten Annan planı referandumunda Türk halkına “tercih hakkında” yaşatılanlar bu kadar basitti!

Ortada ne ulusal bir bütünsellik vardı ne de çözüm konusunda ortak bir anlayış!

Yanılmıyorsam ilk kez “iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayanan TC’nin etkin garantörlüğünü içeren federal çözüm istemi de bu referandumdan sonra hayat bulduydu!

Şöyle böyle tüm siyasi partilerin üzerinde uzlaşıya vardıkları bu siyasi çözüm şekli elan elde tuttuğumuz en geçerli “sistem” olarak görülüyor.

FAKAT kime karşı? Tabi ki “Güney Rum liderliğine karşı! Bir de “kendi içimizde “devletçiler” olarak kendi kamplarına çekilmiş yurttaşlara karşı..

Nitekim geçtiğimiz günlerde müzakere masasında Kıbrıs Türk toplumunun kaderini yüklenen Cumhurbaşkanı Akıncı açık seçik dedi ki “Federasyon statükonun alternatifidir!”

ANAYASAYA göre tarafsız, yansız, bağlantısız.. Çok kısaca tüm halkı kucaklayıcı olması gereken Cumhurbaşkanı kritik bir müzakere olasılığı arifesine girilirken, KKTC yurttaşlarını bir kez daha “federasyondan yana olanlarla statükocular” olarak ikiye ayırmakta hiçbir siyasi beis görmedi! Kısaca demek istedi ki “ben federasyondan yanayım, kim ki karşı çıkar (devlete millete ne kadar ayıp ne büyük ihanet) statükocudur! Hepsi bu!

**********

İSTİSMAR ETMEDEN GERÇEKLEŞTİRİLEMEZ MİYDİ?

TC’den gayrı kimselerin tanımamasına karşın “devletin yurttaşlarına” para ile “kimlik” sattığı KKTC’de işçinin sendikalaşma hakkının da “paraya tahvil” edilerek değerlendirmesine hiç şaşmadık!

Vergi alabilme becerisiyle yeteneği olmayan bir devletin, dolaylı vergilerle, harçlarla hazineyi denkleştirmeye çalışmasını da yadırgamıyoruz!

BUNA karşın “sendikal haklarla” donatılmışlığımın bilincinde, işçinin emekçinin “sendikalaşmasına” inanan yurttaş olarak, “böyle de olmaz ki” diyorum..

Hükümetin, yaramazlık yapan çocuğunu “eğer lafımı dinler uslu durursan sana bir paket çukulata alacağım” diyen çaresiz baba gibi işçinin önüne “parayı” koyarak, “al parayı kap sendikayı” vaadi, Çeler ustanın yanlışı olmalı!

Ki İşçinin İhtiyat sandığı paralarının dağıtılmasına kadar da uzatılıyor bu girişim!

OYSA çok açık seçiktir: Bizatihi işçinin kendisi istediği anda “toplu sözleşme ve sendikalaşma hakkına” sahiptir. Yasalar kadar yolları da açıktır.

Nitekim tarım kesimi çalışanları ne zaman grev yahut eyleme gitseler hükümeti temelinden sallayıp istediklerini çeke söke alırlarken, dayandıkları güç “örgütlü birlik” oluşlarıdır.. Yani “üreticinin” bile “Birlik dernek” bağlamında “eylem ve grev yapması hakkının hakkı iken, “işçinin hay hayda sendikal hakkı” mı olmaz?

 KALDI ki bu ülkede ayni zamanda üç bine yaklaşan Sivil toplum örgütü de vardır.. Ki bunların içinde “işçinin sendikal hakkından korkuyor” denen ve “işveren” durumundaki kesimleri oluşturan “ticaret, esnaf, zanaatkâr, müteahhitler…” Silsilesinde zaten “kendi mesleki ve parasal çıkarlarıyla çalışma koşulları” haklarında olan “güçlü “birlikler” de vardır..

BU “işveren yada özel sektör kesimi” kendi örgütsellikleriyle oluşturdukları “birlikler, odalar” gerçeğine karşın, neden yanlarında çalışan “işçilerin, personelin” sendikalaşmasından korksunlar? Neden kendilerinden esirgemedikleri “birlik beraberlik ve mesleki dayanışma” hakkını “çalışanından” esirgesinler! Olur mu böyle saçmalık?

HA, “zırt pırt grev yaparlar da çok yevmiye, maaş isterler de çalışma saatlerini sekiz saatle sınırlandırırlar da…” Kısaca demek istiyorlar ki “kârımıza ket vururlar da…”

Olmaz ama! Bu ülkede örgütlü yaşam için bırakın sendikalaşmayı, insani haklar içinde insanca paylaşmaya da kendimizi alıştırmamız lazımdır. Yarın AB’ye üye olsak hangi sendikal hakkın önüne barikat koyabileceğiz ki?

FAKAT özelde çalışan insanların bu kadar olağan ve çoktan verilmesi gereken haklarıyla hukuklarına bakıyoruz o da ne? “Hükümet, “maliyesiyle” çalışanların “parasal birikimlerini” tarumar etme pahasına, işçiye “al parayı da sendika kur” demekte!..

Bu tutum ancak bize özgü bir “yaramazlık” olabilir! Yani yarın ayni metotla, “vatan millet çıkarına denilerek” seçmenlerin de satın alınabileceği, siyasi partilere para karşılığında üyelerin de kaydedilebileceğinin yolları mı açılsın? (Bunlar hiç mi olmadı ayrı dava!)

KISACA Sendikalaşma gibi çok önemli bir “çalışma hakkını” ille de para ile sulandırarak iğfal etmek mi gerekirdi? Üstelik çalışanı kandırılmaya çalışılan çocuk esamesine düşürmeye çalışmak da ayrıca ayıp olmuyor mu?

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı