Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

ABD bölgemizde

Önce şu haberi aktarayım. Geçmiş günlerde ABD’nin Dışişleri Bakanlığının Enerji İşlerinden sorumlu müsteşar yardımcısı Sandra Oudkirk Türkiye’yi de içine alan enerji dosyaları hakkında açıklamalar yaparken özetle şunları söyledi:

“BİZ ABD olarak ülkelerin kendi münhasır ekonomik bölgelerinde Doğal gaz arama üretme çabalarını destekliyoruz. Ancak ben bir petrol şirketini temsil etmiyorum. Bildiğim kadarıyla bu tür arama faaliyetlerinin ancak beşte biri yada üçte birinin sonucunda doğalgaz bulunuyor. Doğalgazı bulup işlemek yıllar almaktadır. Dolayısıyla değerli bir doğalgazın gerçek ticari gelişmeye neden olması ihtimali BM’ler öncülüğünde iki toplumun gelir paylaşımına dayalı bir müzakere açısından itici güç olabilir…”

BU açıklamasından sonra Oudkirk önerisiin açılımını, “Kıbrıs’ta çözüm için her şey denendi ama bu formül denenmedi” diyerek yapıyor. Ve örnek olarak “İsrail ile Ürdün arasındaki doğal gaz ticaretini gösterip bu ticari ilişkilerin kendilerini çok memnun ettiğini söylüyor!

Nitekim (iki düşman ülke) durumundaki İsrail Lübnan arasındaki çalışmalar başladığında, pek çok ilgili ülke ve yetkililer “bu ortaklık hayatta olmaz” demişler!. “Fakat bakın bugün nereye geldiler” diye de ekliyor.. Ve devamla diyor ki “Doğu Akdeniz ülkelerin ve toplumların işbirliğine gittiği bir örneğe dönüşüyor. Ayni durumun Kıbrıs’taki halklar için de gerçek olmasını umarım.”

KABUL etmek zorundayız: Artık ABD de Doğu Akdeniz’deki yerini almıştır ve bölgedeki doğalgaz aramalarına resmen müdahil olmuştur.. (Bu gelişmelere Doğu Akdeniz’e inen Rusya ile ileride daha çok kızışacak aralarındaki rekabet olayını da eklemek gerekir..) ŞİMDİ ağzımızdaki baklayı çıkaralım. Ve diyelim ki adadaki çözümsüzlükten dolayı sürüp giden siyasi sorundur ki “doğalgaz sorununu” da yarattı!

AB’de diyor ki öyleyse gelin doğalgaz üzerinden bu kez siyasi sorunu çözün!”
Eğer iki toplum bu konuda işbirliği yaparsa zaten doğal olarak bir çözüme varacaklar.. Yada bir çözüme varmak zorundadırlar ki doğalgazı paylaşsınlar!

Basit bir “çözüm denklemi!” Fakat Türk tarafı da Rum tarafı da çok iyi biliyoruz ki adadaki siyasi sorun, (Rum ideası vizyonundan yorumluyorum) tüm adaya çoğunluğuna dayalı egemenliğini sermesi sorunudur! (Türkiyesizleştirilmiş) adada tek egemen devlet olmak istemesidir! Doğalgaza tek başına sahiplik koyması bu hedefinin açık seçik ispatıdır…

ABD’nin önce bunu görmesi gerekmektedir!

**********
ÇOK GECİKTİK ÇOK!
Tevfik Fikret’in “sarmış afakını yine bir dudi muannit” dizesini kopyalayıp KKTC’nin kaderine yapıştırmak istemiyorum, büyük kötümserlik olur!

Fakat günlük hayatımıza karışan olaylara baktıkça (ki görüp işitmemek için gayret de sarf etseniz, onlar sizi türlü çeşitli medyatik iletişim dalgalarında haberdar ederler) karamsarlığa kapılmamak mümkün değildeir!
DOĞRUSU şu ki 1974’ler sonrası “devleti” iyi kurup iyi kurgulayamadık!

Oysa bu toplum, ötesi her bir toplumun aksine, ayaklarının bastığı toprakların sadece değerini bilmeyi değil, kadrini de bilmek zorundaydı çünkü çok kısaca uğruna savaştıydı..

NEDEN böylesi bir girişe gerek gördüm? Çünkü gitgide yoğunlaşan “türlü çeşitli olumsuz olayları” tutun ki KKTC daha fazlasıyla kaldıracak kadar ne büyük ne de tahammüllüdür!

KALDI ki bu gelişimin içine 1974’lerden teverrüs etmiş “kutsal” olması gereken bu topraklarımızı horlamamızın sonucunda, artık yağmur yağdı mı “sellerin önünde ölümüne sürüklendiğimizin korkunç yazgısını koymuyorum!
Çevreyi kirliliğiyle nasıl yüz karamız haline getirdiğimizi es geçiyorum!

Trafik belasını nasıl yarattığımızın lafını da etmek istemiyorum!
İlim, irfan, eğitim, kariyer için değil; para kazanmak için bakkal dükkânı açar gibi üniversite açmanın bize ne verdiğiyle aslında pek çok değerlerimizi alıp götürdüğüne de takılmak istemiyorum!
Yada ülkede iş bekleyen 750 engelli yurttaşımızın olduğu gerçeklerde, bu nasıl sosyal devlet diye sorgulamıyorum!

Dahası 22 ayda 321 şiddet olayı yaşandığını, 19 cinayet işlendiğinin acı bilançosunu hatırlatmıyorum!
İşsizlik belimizi bükerken ülkede çalışan yaklaşık 50 bin kişinin yurt dışına yılda 150 milyon gönderdiklerinin düşündürücü olması gereken sosyoekonomik açmazını dürtmek istemiyorum!
Ve ne kadar acıdır! Bu günlük güneşlik adada İnsanlarımızın kanserden kanserlere ölmelerinin ağıtını yakmak istemiyorum!

Tıpkı uyuşturucu felâketi gibi trafik dehşeti yaşadığımızı dahası saygı sevginin yittiği bir toplum olduğumuzu, hiç yazmak istemiyorum!…

FAKAT artık öylesi bir toplum olduk. Şiddet, hiddet, darp, sirkat, dolandırıcılık, taciz…
Tutun ki tabi öyle olacağız çünkü “kabuk değiştiriyoruz” denecek ama..

Düşünün ki 1974 Barış Harekâtı ki savaştı, akan kanlardı, şehitler, göçler, göz yaşları yangınlardı… Kısaca bu topraklar uğruna ölünen vatan olmalıydı da!.. Kırk üç yıl sonra bile topraklarımızın nerelerini ekip nerelerini iskâna açacağımızı bile planlayamadan, sonunda “emirnamelere muhtaç” bir duruma düştük!

DEMEK istediğim şudur: Bu “vatanı” (ki bazılarımız için hâlâ “vatan” demek yakışıksızdır, derleyip toplayıp bir devlet haline getiremedik!

Ki kırk üç yıl sonra ya sellerle boğuşuyoruz yada emirnamelerle.!
Çok geciktik çok! Belki bundan sonra!..