Türkiye ne zaman Yunanistan’la Güney’in canını sıksa her iki yakadan da benzer tehdit işitilir: “AB’de de görüşürüz!”
Özetle Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerini “veto” etme oyunu! Nüfusu bir milyon bile olmayan Güney tutun ki seksen milyonluk Türkiye’yi yanına Yunanistan’ı da alarak veto edebiliyor.
Peki AB’nin yetkin ve etkin kurmayları ne diyor bu akla mantığa sığmayan “veto olayına?” Kıs kıs gülerlerken, “bizim Türkiye ile muhatap olmamıza gerek yok bu görevi zaten Rum-Yunan ikilisi yeterince ve istediğimizden alâ yapıyor!” Nitekim geçtiğimiz gün Yunanistan’dan böylesi bir tehdit daha geldiğinde, AB çevrelerinden “tıs” bile çıkmadıydı!
DOLAYISIYLA siyasi sorunu bir de bu AB-TC üyelik ilişkileriyle Kıbrıs’taki yansıması yönünden düşünelim. Ancak Rum tarafı için çözümün kesinlikle “Kuzey’in “Türkiyesizleştirilmesiyse, bizim için de TC’nin garantörlüğünün devam etmesi olduğunu unutmadan!
Ve böylesi bir çözüm olasılığında bile Türkiye ile Yunanistan arasında sürüp giden mesela Ege’de, Kardak’ta, Doğu Akdeniz’deki MEB parsellerinde AB ile ilişkilerin nasıl olumsuz etkileneceğini de hesaba katarak!
Açık seçik gerçek şu ki olası çözüme karşın Yunanistan’la Rum tarafının, çözümün yüzü suyu hürmetine Türkiye’nin üyeliğini destekleyeceklerini ummak hayaldir!
BU olasılıkları neden köşemden ayazlatmak gereğini duydum? Çünkü “hemen çözüm” demekle çözüm olamayacağını zaten görüp yaşadık? Fakat çözüm olsa da “görüp yaşamak” zorunda kalacağımız uluslar arası ilişkiler ve Türkiye’nin AB üyeliği gibi sorunları devam edecekse, Federal Kıbrıs Devletinin” nasıl bir siyasi tutumda yer alacağını bilebilir miyiz? Bildiğimiz tek şey şimdilerde komşumuz, çözümden sonra ortağımız olacak Rum tarafının Türkiye’ye her vesile ile cephe almaya devam edeceği değil midir?
Eee! Türkiye odaklı bu sürtüşmeler devam ederken nasıl sürdürülecek “birleşik Kıbrıs’ta Federal devlet?” Üstelik garantörümüz olmaya devam edecek bir Türkiye’den söz ediyoruz…
TOPLUMSAL HEYECANI CANLI TUTMAK..
Es kaza eğer Şener Levent başbakan olsaydı “Türkiye”ye yönelik olumsuz tüm söylemlerine karşın ilk yapacağı iş Ankara’yı ziyaret edip mesela Başbakan Binali Yıldırım’la görüşmek olmayacak mıydı?
Çünkü “KKTC ile TC ilişkileri politikacıların kişisel düşünce ve görüşleriyle değil, “korumak ve yaşatmak zorunda oldukları devlet çıkarlarıyla kaimdir.
Bu nedenle ne Başbakan’nın ne Sn. Cumhurbaşkanının ne de ötesi devlet ricalinin bizi tanıyan ve koltuklayan, ayni zamanda garantörümüz olduğu için Rum’a karşı bekçiliğimizi de yapan Türkiye ile sorun çıkarmak lüksü yoktur.
Ki yukarıda da yazdım. Bir gün çözüm olsa bile Kuzey ile TC ilişkileri nedeniyle yıkılır!
ZİYARET olayına gelince.. Oldu bitti ama biz yazmış olalım. Her zamanki gibi “iki ülkenin nasıl et ve tırnak gibi olduğu” hatırlandı, yardımların devam edeceği de söylendi, “hep yanınızda” olacağız da dendi.. Zaten mevcut ilişkiler de artık “asırlık” olma yolunda sürdürülüyor, belli ki TC ile bağlarımız nasıl çözüm olursa olsun aynen devam edecek…
BİZİM görevimiz “TC-KKTC” ilişkilerine layık olmak! Örneğin hâlâ nasıl bir sosyoekonomik dalga motoru içindeyiz ki “TC’nin türlü çeşitli yatırımlarımız için hibe ettiği paraları projeleri gerçekleştirmediğimiz için geri iade etmek zorunda kaldık?”
Var mıydı KKTC’nin böyle bir lüksü? Üstelik bu sorunun cevabını veren de yok! Mesela Özgürgün bizatihi muhatabı olduğu halde henüz suskunluğunu sürdürüyor.
Oysa hemen her devrede TC ile en iyi ilişkiler UBP iktidarları döneminde oldu. Fakat artık sayıları unutulmuş olmalıdır, “TC-KKTC Mali ve Ekonomik Protokollerin” hemen hiç biri de “tam” denilecek bir uygulama görmemiştir!
“Hantal Merkeziyetçi Devletçilikle” her “Devletçi sistemde” istemesiniz de var olan “popülizme” dayalı yönetimlerin yarattıkları bozuk düzenlerin esiri oluvermek de tabi ki kaçınılmazdı öyle geldi…
SORALIM: “Böyle mi gidecek?” Şimdilerde Bakanlar’a bakıyorum “hayır” diyorlar ama bir bakıyorum Ankara ziyaretini bile derleyip toparlayamadan mesele haline getirdilerdi! Yine de seçimlerden önce yakalanan, sonrasında devam eden o büyük toplumsal heyecanı hep canlı tutmak gerekir diyelim.
KISACA TAKILDIĞIM: (İSRAİL’LE İLİŞKİLER)
Bazı olayları anlamak isteseniz de anlayamıyorsunuz! İsrail-KKTC ilişkileri gibi. Mesela bazıları: (1)1958’lerden beridir biz ne kadar “uzak durmaya çalışsak Yahudiler de o kadar içimizdedirler.. (2) 1960’lar döneminde turizm kelimesini bile söylemediğimiz dönemlerde, feribotlarla Mağusa limanına gelirler otelimiz olmadığı için Lefkoşa’daki Saray Otelde kalırlardı.
(3) 1974’den sonra Karpaz’ı mesken tuttular yat limanı da yaptılar. Buna karşılık Mağusa’daki Glapsides’e dönen yolun üzerinde beş yıldızlı devasa bir otel yapmak istediklerinde verdikleri kaporayı da iade ederek projeyi engellediydik!
(4) Mağusa limanındaki eski gümrük binasını finanse ederek sürekli girip çıkacakları cicim bicim bir yeni gümrük binası yaptılardı. Şimdilerde o da atıl durumda!..
GEÇTİĞİMİZ gün “nihayet” dediğimiz bir kıpırdanışla Turizm Bakanı Ataoğlu “ulaşım sorununu çözmek için İsrail-Mağusa arası gemi seferlerini başlatacağız” açıklamasını yaptığında “hah şöyle” deyiverdim! “Tanınma” diye bağırıp yırtınırken, altmış yıldır insanları, yatırımlarıyla içimizde olan bir İsrail’i bile elde tutamadık. Bari bundan sonra olsun!
































