Türkiye’nin akresif dış politikasının müzakerelerin sonucunu nasıl ve hangi dozda olumsuzlukla etkileyeceğini bilemiyoruz.
Güney Rum Devletinin AB tarafından koltuklandığı gerçeğinin çözüm süreci sonunda varılacak çözümü Türk tarafının aleyhine nasıl etkileyeceğini de bilemiyoruz.
Rum halkının HOrtodosk ort
Ortodoks Hristiyan ve Elen oluşunun Müslüman Türk halkının çözümle elde etmeyi düşündüğü kazanımlarını nasıl olumsuz şekilde etkileyeceğini de tahmin edemiyoruz!
ABD’nin Kıbrıs’la ilgili tutumunun ne olduğunu, sonuca yönelik etkisinin hangi oranda Türk tarafını bağlayıcı olacağını da bilmiyoruz!
Fakat Rusya’nın öteden beridir Rum’dan yana olagelen siyasi tutumunu ve çözüm söz konusu olduğunda mesela TC’nin garantörlüğüne karşı çıkacağını da biliyoruz!
ÇÖZÜMDEN SONRA: Önümüzde bizi bekleyen zorlu bir sınav vardır. O kadar ki çözüm olsa da devam edecek bir sınav. Düşünün ki İki halk bir kez daha yan yana gelecek, bir kez daha adanın kaderini birlikte tayin edecek!”
Öte yandan her ne kadar “Kurucu devletlerin kendi iradeleriyle fakat Federal Devleti olumsuz etkilememe koşulunda dış ülkelerle ikili anlaşmalar yapması konusunda uzlaşmaya varıldığı” açıklanmışsa da yukarıda bir kaçını örneklediğim çözüm aşaması ve sonrasındaki olumlu olumsuz etkileşimlerini bugünden kestirmek mümkün değildir!
Eğer bu kuşkuları taşıyan çözüm için, “deneyelim yürürse yürür, yürümezse Allah’ın ayeti değil, antlaşmayı bozar kendi coğrafyalarımıza kapanırız” düşüncesinde değilsek; (mesela ben) çözüm sonrasının bugünkü Türk-Rum ilişkilerinden daha netameli olacağı şüphesindeyim! Nitekim yukarıda bazı ülkeler ve onların yanı sıra daha pek çok ülke ve dünyasal örgütlerle sarmalanmış Kıbrıs Federe Devletinin ayni zamanda Türkiye ve Yunanistan mihraklı siyasetlerle de sarmalandığını düşündükçe aklıma içinde “yok”un olmadığı büyük bir Luna Park geliyor! Çarpışan arabalar, dönme dolaplar, hızla kayan trenler, karanlık dehlizlerde öcüler, canavarlar ve müthiş bir gürültü…
İLLE DE BİRLEŞME: Büyük ülkeleri büyük efkâr bastı. Dünya’da bizdekine benzer federasyonlar yıkılırken, yıkılmaya hâlâ devam ederken Kıbrıs’ı federal sistemle bütünleştirecekler! Kendi içimizde, kendi Meclisimizde, kendi toplumsallığımızın sosyoekonomik gelişim ve ilişkilerinde bile uzlaşının kuyrukları asla birbirlerine değmezken, Rum’la nasıl adanın kaderini paylaşıp istikrar ve barış içinde götüreceğiz?
Doğrusu denemeye değer mi diyelim! Hadi öyle olsun hiç olmazsa günü geldiğinde birbirimizin defterlerini dürerken artık anlarız ki bu adada tek çözüm “iki ayrı bölgede iki ayrı devletin oluşumudur…”
BAŞKANLIK SİSTEMİ NİÇİN AKILLARI KAŞIYOR
Barış Harekâtından sonra “Hükümetimiz” diyebileceğimiz ilk siyasi oluşumla 1976 tanıştık. Başbakan Rahmetlik Nejat Konuk’tu.
O günden bu günlere aralarında Sibel Siber’li geçici Hükümetinin de bulunduğu 38 hükümet idrak ettik! Yıllar ve hükümetler itibarıyla ortalamaları (2 yıl bile değil) 1.05 yıldı!
Gerçekte gelip giden hükümetlerin 4 yılı doldurmadan erken seçime gitmek zorunda kalmaları üzerinde düşünülmesi gereken bir siyaset garabetidir. Çünkü:
İktidar olduktan sonra kimselerin gitmek istemeyeceği gerçeği yaşanırken hatta hiç icraat yapmadan bile vaziyetler idare edilerek ne pahasına olursa olsun iktidarı sürdürmek yeğlenirken; zırt pırt zorunlu erken seçimlerle hükümet değişikliklerin olması politikacılarımızın siyaset bilim ve becerisine ne kadar yabancı olduklarının ispatıdır!
Geçmişte politikacılar önce kendilerini toplum katlarındaki türlü çeşitli etkinlikleriyle yoğururlar, “birliklerden, derneklerden” geçerler, kulüplerin yönetim kurullarında çalışırlar, halkın içinde halkla birlikte olurlardı. Tabi mesleki ağırlıkları öne çıkardı. Avukat, doktor oluşları gibi..
Fakat değişen sosyoekonomik koşullarla birlikte halktan oy isteyen vekil adaylarının profilleri de değişti mentaliteleri de.. Asıl değişen zihniyetler oldu ama. Geçmişte “memlekete hizmet şiarı” mesela çok uzun yıllar milletvekillerini sabahlara kadar Meclis toplantılarında tutmaya yeterli bir fedakârlıktı. Sonra Meclise katılımlar bile aksadı!
ALINIP SATILAN SEÇİMLER: Aş iş üzerine kurulu seçim sözleriyle kampanyalarını geçin. Oyların para ile alınıp satıldığı da sır değil… O zaman “kim politikacı olabilir” sorusuna nasıl cevap verebilirsiniz?
Ortada vatana millete hizmet yok ama verilmiş sözler, vaatler var!
Ortada istikrar yok ama kendi istikrar ve ikballeri için çalışan yığınla vekil, bakan var!
Ortada iki metrelik kaldırım yapacak para yok ama “paralarla oynayan, dışarılarda ticari işler çeviren politikacılar” var!
Ortada ihale yolsuzlukları var! Yasaları, emirnameleri çiğneme pahasına “usulsüzlükler” var! Dillere destan yolsuzluklar “kapkaç” olayları var!..
BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ? Son günlerde gündeme getirenler çoğalıyorlar. Çünkü artık sürekli gelip giden hükümetlerle iş çevirmek, memleket yönetmek mümkün olmuyor!
Bu nedenle “öyle geldi böyle gitmeyecekse” neden “Başkanlık Sistemi” olmasın? Seçersiniz bir “Başkan” o da Bakanlarını seçer..
Fakat işte yine ayni sorun! Memleketi kadrosuyla yönetecek “Başkan” adayı yetiştirebildik mi? “Günü gelsin bulunur” mu diyorsunuz? Zannedersem umutsuz vaka!
KISACA TAKILDIĞIM: (SU SORUNU DEVAM!)
Ne oldu TC’den gelen su? Aylardır spekülasyonları sürüyor. Sonunda tüm belediyeler imzalarını atıp suyu satın almaya razı oldular ama ortada “suyun” kendisi yok! Ne bir açıklama ne de kullanımıyla ilgili her hangi bilgi.
Mesela ben eski hamam eski tas hâlâ bidonlarla içme ve kullanma suyu satın alıyorum. Öte yandan “tarımsal kullanımı” konusunda da her hangi bir açıklama olmadığı gibi çalışmalarının olduğunu bilmek tesellisini bile bize bağışlamadılar… Ha, gözümüz aydın! Deniz altından kablolarla elektrik akımı da gelecekmiş. Ne de yakıştı ya KKTC’e!..
Siz şimdilik çeşmelerden akan su nedir ne değildir in midir cin midir onu açıklayın elektriği sonra halledersiniz!
































