ZAVALLI BİZ VE MİNİK OYALANMALAR - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
KıbrısKöşe YazarlarıManşet

ZAVALLI BİZ VE MİNİK OYALANMALAR

Kim derdi ki en çok geri dönüş alacağım yazılarımdan biri; küçük sevimli tırtıllarla ilgili olacak… Gerçekten de öyle oldu. Tipleri sevimli fakat etkileri piranadan hallice çam kese böcekleriyle ilgili yazı ve paylaşımlarımdan sonra; özellikle kötü tecrübe yaşayan arkadaşlarım uyardılar. Aslında ülkede talandan değil doğadan yana insanlar, uzmanlar, dernekler uzunca bir süredir uyarıyor eylemler yapıyor da ne oluyor ama…

Hep böyle olmuyor mu? En duyarlımız bile o şeyi gözümüzle görüp şahsen tecrübe etmeden çok da fazla umursamıyoruz. İşte ben de konvoylarca çamkese böceğini mahallemde görünce yazıp çizdim paylaşımlar da yapınca, Türkiye’den çok sevdiğim bir arkadaşım, birlikte yaşadığı köpeğinin kulağı eriyince bu canlılarla tanıştığını söyleyip çok dikkatli olmam gerektiği konusunda beni uyardı. Geçen hafta parkların boşluğundan yakınan ben; Odin’in başına bir şey gelmesin diye bu hafta aynı parklarda çam kese böceği var mı yok mu diye kırk saat taradıktan sonra gönül rahatlığıyla zaman geçirebildim. Zaten gönlü olmayan nasıl gitsin? Küçük bir temas bile kedi ve köpekler için çok ciddi alerjik reaksiyona neden oluyor. Çocuklar ve yetişkinlerin de çok dikkatli olması gerekiyor. Madem hiç bir yetkili gereken önlemi almadı ve iş başa düştü o zaman aman dikkat demesi benden… Arkadaşımın gönderdiği linki de sizinle paylaşayım ki; madem bu canlılar artık ağzımıza kadar girdi; etkileri konusunda bilgimiz olsun.


Kedi ve Köpeklerde Çam Kese Tırtılı Teması

İNSAN KENDİNİ NASIL BİLİR?

Farkındalığının yüksek olması; empati yeteneğine sahip olmak falan genelde iyi şeylermiş gibi anlatılır ya. Ben tam tersini düşünüyorum. Çok basit ve sığ olmakla mutluluğun doğrudan bağlantısına inananlardanım. O nedenle büyük lanetim; dünyanın da kendimin de pek çok gediğini erken farketmiş olmam ile dipten gelen ve en mutlu anda bile pusuda bekleyen o tanıdık koyu gri arasında da, sığlıkla mutluluk arasındaki gibi doğrudan bir ilişki var. Sanırım bu nedenle kendimi çok didiklerim de iltifat kabul etmeyi hiç bilmem.

Geçenlerde taaa araştıma görevlisi olduğum zamanlardan çapraz ofislerde çalıştığımız İpek Halim aradı. Hakkımda bir sürü şey sıraladı. “Bunu yaptın, şunu yaptın, şimdi de bunu… Hiç tekrara düşmüyorsun. Ben seni kamera arkasında olacaksın diye düşünürken bir anda önünde buldum. Şimdi yine bir anda kayboldun, iki yandan topuz yapıp saçlarını pür enerji işler yapıyorsun. Bunları konuşmamız lazım” dedi. O bana beni anlatırken, ne diyeceğimi bilemedim. Sadece teklifini kabul edebildim. Randevulaştığımız saatte BRT’ye gittiğimde hâlâ içimden “ne konuşacağız yaw” diye geçiriyordum. Oysa 50 dakikalık program su gibi aktı gitti. Bol bol şimdilerdeki konsantrasyonum Grön’den, vegan aktivizmden, dünden, bugünden, yarından konuştuk. Bir rivayete göre o programda Kurt Cobain ile rakı içmek istediğimi bile söylüyorum. Seyretmeyenler için linki de bırakmayı ihmal etmeyeyim.

POOR THINGS ( ZAVALLILAR)

Kostümlerden mi, oyunculuklardan mı, senaryodan mı bahsedeyim bilemiyorum. Ama bu film beni fena vurdu. Uzun zamandır en çok etkilendiğim ve sinema salonundan çıktıktan sonra da beynimde dönmesi bitmek bir yana; beni de çevreleyip duvardan duvara vuran bir film oldu.

Sulu zırtlak Türk filmleri ve ana akım harici film gelmiyor diye dertleşmiştim ya sizinle geçende. Kainat sesimi duymuş olacak; seyretmeyi çok istediğim, Türkçe’ye Zavallılar adıyla çevrilen Poor Things, günde bir seans da olsa güzide başkentimizin güzide sinemasına gelince, topuklarım popoma vura vura koştum gittim. Yönetmen Yorgos Lanthimos tek kelimeyle döktürmüş. En minik yazılar dahi akıp bitene kadar yerimden kalkamadım film sonrası. Bir kere görsel şölen gibi beni büyüleyen filmin oyuncuları müthiş iş çıkarmış. Dramatik konularla hüznün, zaman zaman karikatür diyebileceğim karakterlerle güldürünün ve varoluşsal krizlerimizin kesişmeleri o kadar ustaca yapılmış ki; hernagi bir filmde göze batabilecek kimi sahneler bile bütünsellik içinde ustaca birer dokunuş olarak kendini gösteriyor. Maalesef günün orta yerinde 14.15 seansında ve tek salonda. Ancak imkanı olan gitsin görsün derim. Spoiler vermemek adına kendimi yine tutayım. Ama emin olun ilerleyen yazılarda buraya döneceğim…

ÇOCUKLARI BAHANE EDİP OYUNCAKLARLA OYNADIK

Halil benim gibi değil. Toplamayı, birktirmeyi, kök salmayı, olduğu yerde kalmayı ve bunu dert etmeyip üreterek varlığını taçlandırmayı çok iyi bilen bir adam. Açıkçası ben bundan çok uzun yıllar korktum. Şimdi bile korkmadığımı söyleyemem. Her yerle bir sırt çantası zorlukta olmalı ayrılmalar diye kurgularken ben; hayatın benimle ilgili planı, irili ufaklı pek çok objeye tutku derecesinde bağlı olan Halil’i karşıma çıkartmaktı sanırım. Üstelik ne yalan söyleyeyim bazı dönemlere ait kimi objeler, şimdikinden son derece estetik değerleriyle benim için bile birer arzu nesnesi artık. Eski dönem menü, opera dürbünü, Peanuts malzemeleri ve farklı ebatlarda gergedan figürleri topluyorum ben. Halil’le birlikteliğimizin 14. Yılındayız… Elimizden neler neler geçti. Hatta bir ara, yakın bir akadaşımızın da aklını çelip, Hippo adında bir dükkanımız bile olmuştu. O günlerle kıyaslandığında daha rafineleştiğmizi ve her şeye sarkmadığımızı söylemem mümkün. Ancak Halil’in en tutkulu olduğu şeylerin başında oyuncaklar geliyor. Savaş zamanlarda militarist birer propoganda aracı olarak kullanılan; malzemesine bakarak üretildiği dönemin ekonomik durumunu anlayabileceğimiz, kimi zaman satışından elde edilen gelirin cepheye aktarıldığı pek çok oyuncak; kimisi bir müzayededen, kimisi bir yurt dışı gezisinden, kimisi hediye gelerek bizim evde hayli hacimli yer tutuyorlardı. Ancak ne yalan söyleyeyim kutularından çıkarıp hepsini bir tamam görmek, sevmek, koklamak asla mümkün olmamıştı. Halil şimdi Arkhe’nin (Lefkoşa Arabahmet Bölgesi’nde, hafıza, kültürel miras ve çok-disiplinli sanat pratiklerine odaklanan bir merkez) başında. Hazır okullar da tatilken bu oyuncakları sergileyelim dediğinde, büyüklü küçüklü yüzlerce kişinin bazı gün akın akın sergiyi gezeceğini eminim O da hayal etmedi. Valla yalan söyleyecek değilim. Bu koleksiyonun oluşmasına doğrudan dahlim sınırlı; ancak sevgim ve alâkâm bakidir… Hal böyle olunca bize de gün doğdu. Çocuklara bahane oyuncakarımızın tamamını raflarından çıkarıp oynama fırsatı bulduk. Üstelik 1 ay için planlanan sergi, Mart sonuna kadar da uzatıldı. Bizim mütevazı koleksiyonu görmek isteyenler için duyurmuş olayım.

BU HAFTA NELERE ÇILDIRMADIM

Sedat Peker’in kardeşi Atilla Peker’in itirafçı olduğu, katledilen gazeteci Kutlu Adalı davası kapatıldığında…

 

Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar