YÖDAK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın birlikte düzenlediği “Yükseköğretim Çalıştayı” hafta içinde gerçekleşti. Çalıştaya üst düzey bir katılım vardı. Biz de elimizden geldiğince davetli olduğumuz bu çalıştaya katkı koymaya çalıştı. Öncelikle belirtmem gerekir ki verimli bir çalıştay oldu.
Sonda söyleyeceğimi başında söylemek durumundayım. Bu çalıştayın sonuçlarını uygulayacak siyasi erk aramaktayım. Aynı şey bir yıl önce yapılan 5. Milli Eğitim Şurası için de geçerlidir. Bu tür çalıştaylarda elde edilen sonuçların uygulamaya konulmaması esas sorunu oluşturuyor. Sadece konuşup durum tespiti yapmanın bir anlamı yoktur. Mesele uygulamadadır.
Çalıştayda ülkemizde 13 tane üniversite olduğu söylendi. Her ne kadar da bunları 7-8 tanesi aktif görünse de, bir 13 tane daha üniversite açma başvurusu olduğunu öğreniyoruz. Onlar da kabul görürse üniversite sayımız bir anda 26’ya çıkabilir.
75 bin üniversite öğrencisinin olduğu bir ülkede bu nicel büyümenin tehlikelerini gerek konuşmacılar gerekse komisyon üyeleri defalarca dile getirdi. Unutmayalım ki bu 75 bin öğrencinin 60-62 bini yabancı öğrenci. Türkiye de dahil olmak üzere toplam 130 ülkeden ülkemize öğrenci gelmektedir.
Peki bu 75 bin öğrencinin kaliteli eğitim aldığını söylemek mümkün mü? Buna evet dememiz mümkün görünmüyor. 75 bin öğrencinin olduğu bir yükseköğretim sektörümüz var ama bu sektörde çalışan bin 500 öğretim görevlisi var. Yani her öğretim görevlisine 50 öğrenci düşüyor. Bu veri OECD ve birçok uluslararası standarda göre çok yüksek. Her öğretim görevlisine çok daha az öğrenci düşmesi gerekiyor. Bu da gösteriyor ki öğretim elemanı sayımızı artırmamız, kaliteli eğitime doğru atacağımız ilk adım olacaktır.
40 binden fazla öğrencinin geldiği Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Halil İbrahim Akça, çalıştayın ilk gününde yaptığı konuşmada kaliteye vurgu yaptı. Aslında Türkiyeli öğrencilerin kaliteli eğitim almalarını gerektiğini ima etmeye çalıştı. Zaten YÖK’ün de Türkiye dışında öğrenim gören Türkiyeli öğrenciler için aldığı kararlar da bu yöndeydi. Çünkü YÖK’ün aldığı kararlarda açıkça belirtilmektedir ki Türkiye dışında öğrenim gören Türkiyeli öğrencilerin kalitesiz eğitim almaları Türkiye’de “kamu sağlığını ve güvenliğini” tehdit etmektedir.
Dolayısı ile büyükelçi Akça tabiri caiz ise “her önüne gelene üniversite açma izni vermeyin” dedi ve üniversite açma izninin sadece YÖDAK ve Eğitim Bakanlığı onayı ile değil, kanun çıkarılarak Cumhuriyet Meclisi tarafından karar verilmesi gerektiğini söyledi.
300 bin nüfuslu bir ülkede 75 bin öğrenci zaten sosyal sorunlara davetiye çıkaran bir durumdur. Her ne kadar da öğrenci sayısını 100 bine çıkarma hedefi var ise de, bunun çok sağlıklı bir büyüme olduğu kanısında değilim. Artık üniversitelerimizin kaliteye önem verecek kendilerini Bologna Süreci’ne hazırlamak durumundadır. Üniversitelerimiz bugünkü halleri ile Kıbrıs’ta bulunacak siyasi bir çözüm sonrasında Bologna Süreci’ni tamamlayıp standartlara uygun birer üniversite olmaları mümkün görünmüyor.
En erken bir zamanda bu “nicel büyüme” rüyasından kurtulup, biraz olsun öğrencilerin ensesinden “para kazanma” birincil amacından vazgeçip, kaliteli eğitime doğru yol almalıyız.
Malta gibi eğitim adası olmak istiyorsak, Malta’nın kaptığı gibi yabancılara kaliteli eğitim satmalıyız. Bugün Malta kendi ana dili olmayan İngilizce Dil Eğitimi’ni dünyaya satabiliyorsa bunun tek nedeni vardır: KALİTE.
Biz de “eğitim adası olacağız” diyoruz da, biz üniversiteler yanında kumarhaneler ve gece kulüpleri ile de anılıyoruz. Eğer gerçekten eğitim adası olmak gibi bir derdimiz var ise ve bu ülkenin kalkınmasının turizm ve yükseköğretim üzerinden olacağını düşünüyorsak, bu yönde adımlar atılması gerekiyor.
Buna YÖDAK ve Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim ve Dış İlişkiler Dairesi’ni güçlendirmekle başlayabiliriz.. Gerekirse Yüksek Öğretim Dairesi müsteşarlık düzeyine çıkarılarak YÖDAK ile birlikte yükseköğretimin planlamasında etkin kılınabilir.
Yani yapmak istedikten sonra yapılacak iş ve alınacak çok karar vardır.
Yeter ki istek ve siyasi kararlılık olsun.
































