Geçtiğimiz hafta “Köşemde” yakınıyor ve “yıllarca yokluklarla felâketleri gülerek paylaşırken mesut olmasını becerebilen bu halk, şimdi varlık içinde yaşarken battık mahvolduk diye helâk oluyor” yollarında serzenişte bulunuyordum…
Bir devrelerin Maliye ve Eğitim Bakanlıkları yapmış Salih Coşar işte beni bu lafım nedeniyle telefonla arıyor ve bir süre sohbet ediyorduk ki bugün hem söylediklerinden bir bölümünü hem de “bu sohbet dolayısıyla” yeniden depreşen düşüncelerimi aktaracağım. Ancak bundan önce size Salih Coşar’dan söz edeyim. Buna ihtiyaç duyuyorum çünkü sözünü ettiğim dönemler Rahmetlik Mustafa Çağatay’ın Başbakanlığı dönemleri ve sonrasıdır. Başbakanlık o sıralarda Hisarın üzerindedir… 24 saat ışıkları yanmaktadır çünkü Çağatay gece yarılarına kadar çalışmaktadır… Memleketin milletin tek kuruşunu bile gözetip hesabını verecek bir “kadrosu” vardır… Dolayısıyla o dönemlere şimdilerde artık hiçbir hükümetle oluşamayan “kadro hareketi” damgasını vurmaktadır… Coşar o hareketin önünde “azizim büyük düşünmek gerekir” diyen bir Bakandır ve görevleri sürecince “eşelmobil”in de mimarı olur, metrik sisteme geçişle ilkokulların altı yıldan beş yıla indirilmesine de…”
Bakanlığı dönemlerinde Salih Coşar’la çok sohbetlerimiz olduydu. Akşam sofralarında UBP’nin artık muhalefete çekilip kendini yenilemesinden tutun da memleketin öteki ahvaline kadar konuşmadığımız tek sorun kalmazdı… Anti parantez, yazılarımı hemen her gün okuyup değerlendiren, eleştirilerini de hemen telefona sarılıp yapan bir dosttu…
Geçen hafta yıllar sonra sesini duyunca sevindiydim… Bu duayen ve başarılı politikacının telefonda bana söylediklerini çok kısaca sizlere de aktarmak istiyorum…
**********
BU DEVLETE COŞAR’LAR KUŞAĞI SAHİP ÇIKTILARDI Kİ BU ADADA HÂLÂ VARIZ…
Bizim gibi 1960’lar kuşağı insanlar, önce Türk halkının bu adada “neler çektiklerini nasıl felâketlerle meşakkatlerden geçtiklerini söylerler.” Ve o karanlık günlerden bugünlere kadar taşıdıkları yaşlı bedenleri ile aydınlıklara bakarken, memleketin ne kadar çok değiştiğine sevinirler…
Nitekim Coşar da sevinirken şöyle diyordu. “Dokuz tane üniversitemiz var… Limanlarımız hava alanlarımız… Otellerimiz, okullarımız… Her gün biraz daha gelişen turizmimiz… Eskiye oranla çok daha ileriye giden tarımımız…” Ve ekliyordu, nedir bu şikâyetlerimiz, yakınmalarımız?
Bir noktada buluşuyorduk. “Kırk yılda geldiğimiz yerde büyük eksiğimiz istikrarsızlıktan kaynaklanan huzursuzluklarımızdır…” Ki onlar da “bilinmezlikler, siyasi sorunda kişilikli politikaların sürdürülememesi ve yine ilk kez Coşar’ın söylemi ile siyasi literatürümüze yerleşen şu baş belası “popülizmdir.”
Onlarcasını da siz de ekleyebilirsiniz… Ancak diyor ki Coşar, “bu adada eğer üreticinin önünü açmaz, TC’ye ihracatı en iyi koşullarda gerçekleştirecek olanaklar yaratılmazsa hayır yüzü görmeyiz…” Bu soruna da bakalım.
**********
COŞAR’LA AYNI GÖRÜŞTE BULUŞUYORUZ: “ÇARELERE KARŞIN ONU KULLANAMAYANLAR HATALIDIRLAR…”
“Başbakan Hakkı Atun’un Lefkoşa’da gazetecilerle toplantısında, “Mersin gümrüğünü bile aşıp enginarımızı TC’ye satamıyoruz” dediğimizin üzerinden yıllar geçti. Rahmetlik Orhan İtimat’ın rüşvet vermedi diye nasıl Mersin Gümrüğünden apar topar alınıp mahkemeye, oradan da hapishaneye konduğunu, sonra bu kahra dayanamayıp öldüğünü de unutmadık…
O yıllarda galiba TC ile 15’in üzerinde “ticaret yahut “kıyı” adları ile protokoller yapıldıydı ama mümkün değil Mersin gümrüğü aşılamadıydı!”
Salih Coşar da bundan yakınıyor ve Türkiye ile yapılacak ciddi anlaşmalarla KKTC ürünlerinin Türkiye pazarlarına sıfır gümrükle girmesinin önünün açılması gerekir diyor ve ekliyordu: “Geçmişte ürünlerimizde kimyasal kalıntılar bahane ediliyor, olmadık zorluklar çıkartılıyordu. Şimdi KKTC’de ihraç öncesinde bu kalıntıları saptayan laboratuarımız var. Yani bahanenin ortadan kalkması gerekir… “ Ve Coşar bundan bir süre önce benim de vurguladığımca “git gide iki ülke arasındaki ithalat ihracat açığının KKTC aleyhine süratle bozulmasından yakınıyordu…” Nitekim bu konudaki son haberlere bakıyorum. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) KKTC’yi en iyi 31. Müşteri ilan etti! Son ayda TC’den KKTC’ye ayda 817 milyon dolarlık mal satıldı… Buna karşılık KKTC’nin TC’ye ihracatı devede kulak bile değil!
İki ülke arasında vizeyi kaldırdık fakat ticari ilişkilerde mevzuatları “iki ayrı ülke” olarak devam ettirdik! İnsan söylemek istemez ama “ha AB’nin ambargoları ha TC’nin Mersin gümrüğü veya gümrükleri…”
Siyasi sorunla sıkboğaz edilmiş, AB’ye direkt ticaret olanağını ABAT kararları ile kaybetmiş bu nedenle devletin “sürekli teşvikleri olmasa” ayakta duramayacak tüm tarım ve sanayi sektörleri ile ötesi bilumum ekonomik sektörler ne yapsınlar?
Alın size “varlık içinde yaşanan yokluklardan dolayı kapalı toplum ekonomisine düşürüldüğü için istikrarsızlığa mahkûm edilmiş bir KKTC!” Ki TC’nin kapıları da kapalıdır yüzüne! Eee, böylesi bir ülkede insanlar mesut olabilirler mi? Çünkü olay sadece memurun cebine giren maaşlar olayı değildir…
Coşar’la satır aralarına tutun ki bu serzenişlerimizi de sıkıştırıyoruz. Ancak ekliyoruz. “Eğer çare varsa ve orada olmasına karşılık kimseler uzanıp alamıyor, sorunları çözemiyorsa suç bu ülkeyi yönetenlerindir… Kıbrıs Türk halkını parasal yardımlara bağlı görmekten öte ciddi ekonomik girişimlere imza atamayan Ankara’nındır… Diyoruz ve geçiyoruz siyasi soruna…
**********
KIBRIS SİYASİ SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNÜ ÇOK UZATTIK. ARTIK ELLERİN MASAYA VURMASI GEREKİR… (COŞAR’IN VERDİĞİ ÖRNEK)
KKTC’deki sosyo ekonomik gelişmelerle imar iskân konusundaki büyük yatırımlara karşılık siyasi çözümsüzlüğün” rizikolarını sürdürerek kırk yıldır devam etmesi fena halde canları sıkmaktadır. Zaten tüm serzenişler de bu can sıkıntılarından kaynaklanmakta, “geleceği görememenin yarattığı” kırılmalar gece karanlıklarındaki korkuları yenmek için atılan çığlıklara dönüşmektedirler…”
Türkiye bu konuda çok tutuk kaldı! Elini masaya vurması gerektiğinde vurmadı. Sonunda Anastasiadis’in safsatalarını işitmek zorunda kalacağı bu dönemlere kadar geliverdi…
Salih Coşar ilkeli politikadan yana… Seksen milyonluk Türkiye’nin içine düştüğü Kıbrıs sorunundaki pozisyonunu eleştirirken 20 bin km. karelik 2 milyon nüfuslu Slovenya’dan şu örneği verdi:
“AB’ye alınması söz konusu olduğunda 2. Dünya Savaşı’ndan sonra evlerinden yerlerinden ayrılmak durumunda kalan Almanların yeniden evlerine yerlerine dönmeleri şartı konmak istendiydi. Slovenya Yönetimi elini masaya vurdu, “hayır olamaz” dedi. Israr ettiklerinde ise “ister alın ister almayın diyerek AB’ye rest çektiydi…”
İkinci örneği ise “Karadağ Sırbistan Federasyonu. Kurulurken şart koştular. İki yıl deneyeceğiz, yürümezse ayrılacağız…”
Coşar da işaret ediyor: Yani dünyada yalnız ve çaresiz değiliz… Önemli olan uygun zamanlarda doğru kararları verebilmektir.. Ankara’dan hâlâ bunu bekliyoruz.
Ve inanıyoruz ki 40 yılda KKTC’nin ulaştığı sosyo ekonomik büyüme ile toplumsal refah seviyesi, “siyasi bilinmezliklerle istikrarsızlıklar” nedeniyle huzursuzluktan öte bir yarar sağlayamadılar!..
































