Gidilen mevsimin
Adı yokluktu
Ay kopuktu pencerede
Güneş soğuktu
Takvimler gri bir Aralık’a tanıktı…
Yeni değildi hiçbir şey
Her şey bayattı
Yeni bir yılın eskidiğine tanık olurken kimliklerinizin kaç bölünenli bir yaşama aktığını hiç hesapladınız mı? Yeni gücünü eskiten kaç türlü gülüşü vardır sizce rakamların? Ölümüne savunduğunuz anlamların sakız haline gelmiş elastikiyetlerinden hiç bulandı mı mideniz, değerleriniz etkisiz elemanlarla çarpılırken? Bir yolda yürürken kimlik kartlarınızın ayaklar altına alındığını görünce eskiye sahip çıkma inadını buldunuz mu kendinizde, yeni bir kandırmacanın arifesinde? Bazen gitmenin dönmek, bazen vedanın merhaba, bazen sevmenin ayrılma, bazen unutmanın hatırlama olduğunu öğrendiniz mi yıllar sonra? Bazen solda bir sağa, bazen sağda bir reklama, bazen sloganlarda saman alerjisine rastlayınca ettiğiniz tüm yeminleri bozarak milyon tane öfkeye kurban verdiniz mi gecelerinizi? Şiirlerinizle, satırlarınızı kör kuyularda sallandırdığınız oldu mu, parlak hediye paketlerinin kamuflesinde?
Eskiyen takvimin
Adı kopuştu
Çocukların boynunda
Yağlı ilmekti yıllar
Ve eskiciler
Zamanı eski bir saatin
Bozuk gonguydu
“Benim” dediklerinizin gün gelip de “onun” olduğunu, “ben” denen küflü ruhun oburluğunu, neyi sevdiğinizi unutmanın salya sümük yalnızlığını, gözyaşı dökmeden atlatmanın donukluğuyla yaşadığınız oldu mu hiç? Sonsuz denilen aşkların sonlu, sonlu olanların yeni bir merhaba taşıdığını fark edince, utandınız mı sabah gülümsemesine yelken açan zamandan? Çocuk gözlerinizi her gün yaşlandıran insanlara dikerek, inançla, imanla, tek bir kitapta yazmayan ayetlere inanarak gücünüzü kendinizden aldığınız oldu mu yenilenemeyen zamanlarda? Kendinize tutunarak buldunuz mu şaşırmış olduğunuz yolunuzu? İçten bir merhabanın kısırlığını doğuramayacak analıkları reddederek, bir Anka Kuşu’nun küllerinden yarattınız mı gözleri gece derinliği taşıyan bir “oğul”u? Sevdaya kalem saplanmış, gitmek için yer kalmamış, kaçmak için neden tükenmişken, sisli ve pislenmiş bir sabahta bantladığınız oldu mu dudaklarınızı boşa harcamamak için sözlerden oluşan gözyaşlarınızı? Koruduğunuz oldu mu cümlelerinizi tuşlardan? Koruduğunuz oldu mu ruhunuzu köşelerden, kalemlerden, yazar sanıp da yazamayanlardan? Yaza – yaza yazmaktan geçmeyi düşündüğünüz oldu mu sizin yazan(r)lardan ölüm beğenirken? Bir azgın dikeni gibi batırdınız mı reddedişleri kalbinize? Bir mersin gibi özlediğiniz oldu mu söylediğiniz marşları demode mevsimlerde? Eski bir besteye feslikan kokularını yükleyip, benliğin dupduru renksizliğinden bir mektup yazarak çıktınız mı ortaya eski(me)yen bir modayla. Baştan aşağıya şiir, baştan ayağa cümle, kah kadın, kah anne kimliklerinin ayrışmasızlığıyla harmanlanan acılardan yorgun çıkan bir ruha “haydi devam” dediniz mi, en bitkin tavrınızla? Sabrın sonunun “sınır”, sınırın sonunun “sinir” olduğunu öğrenirken veto koydunuz mu herkesin “yeni-yeni” diye yenileyemedikleri yıllara? “Demode olmam, hiç modaya uymadım” diyerek meydan okudunuz mu vitrinlerde etiketleriyle boy gösteren mankenlere? Biraz akşam derinliği, biraz sabah serinliği kattınız mı kendinize gece tütenler sevişirken varlığınızın etkisiyle? Ağladınız, güldünüz, sevdiniz, yaşadınız, öldünüz mü, herkes gibi, benim gibi… Yeni bir yıla girerken eskimemek için hatalardan, sürünmemek için sancılardan, meydan okumak için kayıplardan, ayrılıklardan süzdüğünüz bakışları, sandıktaki anıları, unutulmayanları, yeniden ve yeni haliyle doğurabilmeyi denediniz mi? Eskimeyenleri tüketmemek inadıyla hazır mısınız kutlamaya yenilmeyen yılları?
———————————
Ay Aşktan Yapılmıştır
Ay aşktan yapılmıştır
seninle bakarken anladım
senin bakışın aydan yapılmıştır
sen ateşten, öpüşten ve ışıktan yapılmışsın
ben senden
Neşe Yaşın
*********
KEŞKE
Keşke
Sol elinle
Yazabilseydin bana
Yazdıklarını.
Yüreğine daha yakın
Olurdu belki…
Dr.Arif Ali Albayrak
——————————————————————
YAPMA…
Bir sözünle tomurcuktan çiçeğe koştuğu gibi içim, bir sözünle olanca renklerimi tüketip, dökülürüm sarılara…
Yapma…
Özlemine, sıcaklığına ve ıslaklığına sevdamı serdiğim o güzelim dudakların arasından benim için çıkacak tek sözü, çıkmadan önce bir yokla gülüm…
Yokla…
Çünkü tomurcuktan çiçeklere koşmam da senin dudaklarının arasındadır, renklerimi tüketip sarılara karışmam da…
Yapma…
Yürek dediğimiz o hassas çocuk, ille de açık denizlerde boğulmaz gülüm…
Ve… yürek dediğimiz o ince döküm kristal kadeh, ille de yerlere düşerken çarptığı betonlarda da kırılmaz…
Ya da…
Başı bulutlarda bir renkli uçurtmadır yürek dediğimiz…
Bir renkli uçurtma…
Gökyüzünün o sonsuz ve mavi salıncağında kuşbakışı sevinçlerle salınıp duran…
Yapma…
Ne, yürek dediğimiz o hassas çocuğu bir kaşık sularda boğ…
Ne, o ince döküm kristal kadehi hiç yoklanmadan öylesine savrulmuş bir sözün, boşluklarında bırak…
Ne de…
Ne de masmavi salıncağından çekip, alma o uçurtmayı…
Yapma…
Güzelim dudaklarının arasından pervasızca savrulup yüzümü ve yüreğimi çizecek olan o sözü, yüzümü ve yüreğimi çizmezden önce, bir kere yokla…
Yüzümü ve yüreğimi kanatma gülüm…
Kanatma…
Yapma…
Bir sözünle baharlara da karışır içim, hazanlara da…
Yapma…
Bir sözünle yeniden ve yeniden doğabilirken hayata, uzak düşebilirim de bir sözünle sana dair, sevdalı şarkılara…
Yapma…
Dudak kıpırtılarını, sözden önce bir yokla…
Ve kanımı…
Kanımı, karanlık dehlizlerin köpüren ateş ocaklarında, yakma!
Yapma…
Bülent Fevzioğlu
































