Yıllar önce babalarıyla anneleri rahle’i tedrisimizden geçtilerdi.. Şimdi onların kızları oğulları bu memleketi yönetiyorlar..
Genç bir jenerasyon.. Bizim kuşaklara nasip olmayan mutlu ortamlarda, olabildiğince iyi okullarda yetiştiler. Kıbrıs Türk halkının kavuştuğu özgürlük ve egemenlik dönemlerinin özgür ve egemenleri oldular. Şöyle ki artık onlar Kıbrıs Türk halkını yöneten gençlerimizdirler. Ki daha 1974’lerde annelerinin kucaklarında hatta şimdilerde “kundakta” dedikleri “belekteydiler.” Belki bilmiyorlar ama o doğdukları yıllarda eğer annelerinin sütü yeterli değilseydi kendilerini emzirmeye, sütün yada süt tozlarından mamül mamaların bile bulunamadığı dönemlerdi o dönemler.. “Karanlık yıllar” diyorduk!
***
ELBET bir ülke için kuşaklar arası farklılıklar gerçekleşmesi gereken evrimselliğin sonucudur. Yoksa toplum nasıl ilerler, nasıl yücelir ki?
Nitekim bizler de hasbelkader bu ülkenin kaderini yüklenirken görevi babalarımızdan, ağabeylerimizden, amcalarımızdan falan devraldıktı. Onların gerçekleştirdikleri her bir toplumsal faaliyete bir tuğla da biz ekledikti.
Nereye kadar? Galiba son noktayı 1974 de koyduk. Ki o yıllara kadar bu adada Türk halkı Rum halkının saldırılarına karşı mücadele ederken, bir yandan da “enosis”in gerçekleşmesinin önüne Mağusa hisarlarları kadar kalın ve kavi duvarlar çektiydi. Hem de ölümüne ölümüne!
Ve bizim kuşak çok iyi bilirdi: Özgürlük ve egemenlik verilmez, alınır! Türk halkı çeke söke, öle öldürüle aldı…
***
FAKAT çok yazık! Çocuklarımıza Kıbrıs Tük halkının bu büyük tarihini anlatamadık. Şöyle ki mücadele tarihimizi bile okullardan söküp atacak kafa yapılarında “halkların kardeşliğine” sığınarak, Lenin’in, Marx’ın hatta Mao’nun öğretilerini, Rum toplumuyla oluşturulacak barış ve istikrarın mihenk taşı yapmaya çalıştık..
Ama Gandi’ye, Nehru’ya, Mandela’ya… Hatta Atatürk’e hiç özenmedik!
VE hâlâ bu ülkede bu nedenle “mefkûre” dediğimiz bir ulusal birlikteliğe varamadık! Hâlâ “federasyon” ile “iki ayrı devlet” tartışmaları arasında gidip geliyoruz.
Devlet tarafından beslenip desteklenen (bazı) sivil toplum örgütlerinin “iki toplumlu etkinlik” kulpu takılmış, “barış” gibi kelimelerle garnitürlenmiş Güney’deki faaliyetlerinin yabancısı da değiliz.
Alenen yani açık seçik Türkiye aleyhtarı söylemleri ve federasyon savunuculuklarıyla Güney’de baş tacı yapılan bir kısım yurttaşlarımızın toplum katlarında muteber ve saygın insanlar olarak kabul görmesinin de yabancı değiliz..
Dolayısıyla Saner Hükümetinin geçtiğimiz günlerde “Kültür Sanat Etkinlikleri Tüzüğünde” bazı değişiklikler yapmak gereğini duymasına örneğin Serdar Denktaş’ın kültür ve sanata yönelik o bildiğimiz klasik tepkiyle bakamayız!. “Sanatın sınırı olamaz” lafına katılamayız..
***
FAKAT İŞTE ASIL SORUN DA BUDUR! Vakti Zamanında bir arkadaşımla Girne’deki karargâhında kolordu komutanını ziyaretimizde bizim öğretmen emeklileri olduğumuzu öğrendiğinde, “fakat dediydi, öğrencilerinizi iyi yetiştirememişsiniz!”
Doğruydu! Bugün anne babalarını okuttuğumuz öğrencilerimizin çocukları Kıbrıs Türk halkının siyasi kaderini yüklenen genç nesildir.. Ve hâlâ bu adada Rum tarafı ile niçin kavgalı olduğumuzu bilmiyorlar! Hatta Rum toplumunun tüm adayı kendi egemenliğine geçirmek için yıllar değil, asırlardır her türlü metodu deneyerek uğraştığını da bilmiyorlar..
Yoksa bilselerdi Rumun bile “hayır” dediği Annan planına “evet” demezlerdi! Grans Montana’da Rum masadan kaçtı diye üzülmezlerdi! Devlet olmak isteyenlere “faşist” demezlerdi! Türkiye aramızdadır diye karalar bağlamazlardı! Son sözüm mü?
(İnşallah bir gün Kıbrıs davamızı kaybetmeyiz.) ***
VE KIBRIS SİYASİ SORUNUNDAN BETERİNE GELİNCE:
Büyük sorunumuz koronavirüsümüz! Ki açılıp saçıldıkça o da yayılıp bulaşıyor!
Buna karşın gelinen yer “kırk satır mı kırk katır mı” oldu! Tercih toplumun..
Ya candan olacağız ya maldan! Ne var ki mal dediğiniz de canın yongası olmazsa olmazı.. Ki Türkiye 2 buçuk milyar kaynağı emrimize amade kılarken, toplamca bu yıl 3 milyar 250 milyon parasal desteğe mazhar olacağız. Bir yıl parmağımızı oynatmasak sayesinde krallar gibi yaşarız da işte sorun!
Çünkü tam aksine bu meblağı tek kuruşuna kadar “katkısal değer” haline getirmeliyiz ki geleceklerin ana parası olarak kalkınmamızın sermayesi olsun..
Yani ne? İşte asıl şimdi plan programa ihtiyaç vardır..
***
ÇÜNKÜ: Bugüne kadar açılan işletmelere ilaveten bin yüz 35 işyeri daha açılıyor. Tabi ki kurallara uymak taahhüdünde. Uymayanlara okkalı para cezası getirildi.
İşte olay! Oysa asıl olması gereken nedir bilir misiniz? Öyle bir toplumsal düzen ve yapı gözlenmeliydi ki “insanları korkutan para cezaları” değil… Almaları gereken Tedbirleri almadıkları için masum insanların ölmelerine neden olmalarından kaynaklı vicdan sızıları olmalıydı. Pişmanlık duygularında kıvranmaları! Çok kısaca “insanca dediğimiz” duygularda hiçbir kanuna kurala gerek duymadan kendi vicdanlarının yasalarını bizzat kendilerinin “tedbir” olarak uygulamaları.. ***
BU düşünceye takıldığımda “açılmak” için feryat edenlerin “biz açalım siz denetleyin” demeden önce, “biz açtığımız gibi denetimini de yapmaya muktediriz” diyen bir evrimsel düşüncenin seslendirildiğini işitmeyi çok isterdim..
Fakat toplumumuz henüz böylesi bir cennet olmadı! Zaten dünyada yok! Çünkü insanlar her ülkede yönetilmeye alıştırıldılar.. Ve yönetile yönlendirile robotlaşırlarken ruhlarını kaybettiler.
Sonuç mu? Ölen ölür kalan sağlar bizimdir! Aman dikkat! Sakın ola bu mandepsiye basmayın çünkü bunun bir de “mok yoluna gittisi” vardır..
































