“Sophia Loren’in yatağında uyuyorum” dediğimde herkesin yüzünde müstehzi bir gülümseme oluşmuştu.
Umursamadım.
Arkamdan duyduğum fısıltılarla belli ki dalga geçiyorlardı.
Luzern Gölü’nü adeta dik bir sur gibi çevreleyen Alp Dağları’nın beş yüz yirminci metresindeydik.
Yılan gibi kıvrılan yol yarım saatte indiriyordu bizi göl kenarına.
Fakat enteresan bir ray sistemiyle çalışan küçük iki küçük vagon 7 dakikada göl kenarına ulaşıyordu.
Vagonlardan biri çıkmak diğeri de inmek içindi. Tek ray vardı ve vagonlar biri aşağıdan diğeri yukarıdan aynı anda harekete geçerlerdi. Yolun ortasında buluşurlar s gibi kıvrılan ve ayrılan raylar sayesinde paralel geçiş yaparlar ve yollarına devam ederlerdi.
“James Bond bu vagondan ötekine atladı” dediğimde yine gülüştüler.
Önce Sophia Loren sonra James Bond.
Gazeteci milleti arasında “bu adam kafayı yedi” imajım oluşuyordu ki resepsiyondaki kız imdadıma yetişti.
Sophia Loren’in yatağına merak salan birisi resepsiyondaki kıza benim söylediğimi sormuş.
O kız da “evet” demiş. Yıllar önce Sophia Loren’in başrol oynadığı bir filmin bazı sahneleri otelde çekilmiş Sophia Loren de o odada kalmış.
Bir anda süksem arttı. “Sophia Loren ile aynı yatağı paylaşan adam” kariyerim! Oluştu.
Peki James Bond’un bir vagondan diğerine atlamasını nereden biliyordum?
Göl kenarına inmek için beklerken vagonları idare eden görevliyle sohbet etmeye çalışmıştım.
Çoğu uluslararası haberleri takip eden diplomasi muhabirleri ve burnu kıllı meşhur köşe yazarları tabii ki böylesi basit görevlilerle muhabbet etmezlerdi dolayısı ile adamın varlığından bile habersizdiler.
“Good morning” diye seslendiğimde “Are you Italian?” diye sormuştu.
Ağzımdan Türkçe “Hayır” sözü çıkmıştı, sohbete Türkçe devam etmiştik.
Adam Arnavut’tu ve uzun yıllar önce gelmiş İsviçre’ye, çeşitli işlerde çalışmış.
Nenesi ve dedesi çok iyi Türkçe konuşurlarmış. Kendisi de öğrenmiş. Diksiyonu kötü de olsa Türkçesi fena değildi.
Uzun uzun sohbet etmiştik, “İsviçre’den usandım, İstanbul’da iş bulur muyum?” diye sormuş ve beni hayrete düşürmüştü.
“Usandım” dediği yer dünya sosyetesinin kış tatili yaptığı yerdi. Ve olağanüstü güzellikteydi.
James Bond ile ilgili tüyoyu bu Arnavut kondüktörden almıştım.
Detaylı bir şekilde anlatmıştı bana filmin nasıl çekildiğini. Kendisinin de küçük bir rolü varmış.
Vagondan vagona atlayan ve peşindekilerden kaçan James Bond yukarı çıktığında bahşiş vermiş kendisine.
“Siz Türklerde bahşiş verme alışkanlığı yok galiba” demişti.
Meğersem bu fantastik vagonlarla kısa sürede göl kenarına inenler yüklüce bahşiş veriyorlarmış. Maaşı kadar da bahşiş geliri varmış.
“Türk gazetecilerin bahşiş verme alışkanlığı yoktur” dedim.
“Onlar vermezler, alırlar…”
***
Saded’in kuruluşunun 126. yılını kutluyoruz.
126 yıl oldu ama medyada “bahşiş alma” düzeni hala devam ediyor.
Bizde de Türkiye’de de.
Medya en kötü döneminden geçiyor.
Bizde de Türkiye’de de.
Ve ne acıdır ki eskiden mesleğin itibarını kendine dert eden gazeteciler vardı.
Şimdi sanki ortalıkta birileri kalmadı.
Kıbrıslının deyimi ile “mamma” dağıtarak ayakta kalan rejim medyanın büyük bölümünü de satın aldı.
Ne yazık ki “zamanın ruhu” budur…
































