Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar – 65 KGB görülmezdi ama her yerde hissedilirdi

KGB (Komitet Gasudarstvennay Bezapastnasti yani Devlet Güvenlik Komitesi yani İstihbarat Servisi) hiç görülmezdi ama Sovyetler Birliği’nin her yerinde hazır ve nazırdı. Her yerde kulağı vardı. İki-üç kişiyle özgürce tartışmak olanaklıydı ama gruba yenileri katılınca konuyu değiştirmek zorunluluğu hasıl oluyordu. Yeni gelenler arasında muhbir bulunmadığını size kimse garanti edemezdi. Ortalarda yoktu ama her yerdeydi. Tanrı gibi bir şeydi. Bilgiler toplanır, dosyalanır ve günü geldiğinde kullanılırdı. Dosyası olmayan insan yok gibiydi. (Bu türden işleri herhalde MİT de başarıyla yürütmektedir.) Ben şahsen önce KGB’nin varlığını hissettim, sonra da onunla veya temsilcileriyle tanışma şerefine nail oldum. Bir yıl Kiyef’te Hazırlık Okulu’nda Rusça eğitim gördükten sonra Moskova’ya gittim. Lomonosov Üniversitesi’nde doktoraya başladım. Bana Ukraynalı bir danışman verdiler. Danışmanımla birkaç kez buluştuktan sonra adam ansızın ortadan kayboldu. Onu bulamaz oldum. Kime sorsam aynı cevabı alıyordum: “Bilmiyorum.” Bir süre sonra akademik işlerden sorumlu rektör yardımcısına gittim. Danışmanımı sordum, o da bilmiyormuş. Kendimi Kafka’nın roman kahramanlarından biri gibi hissetmeye başladım. Ümitsizlikle “Peki şimdi ne olacak?” diye sordum. Beni teselli etti ve bundan böyle falancanın danışmanlığımı yürüteceğini söyledi. Berikât (bereket) versin mezun oluncaya kadar onun başına bir hal gelmedi. Bir insan ansızın ortadan kaybolur ve ne olduğunu kimse bilmez. Akıl sır erdirilebilir mi? Ne bileyim, bana “Zavallı, ansızın öldü” veya “İntihar etti” deseler daha inandırıcı bulacaktım. Bir olayı kimse bilmiyorsa o işin içinde KGB var demektir. Göremiyorsun ama hissediyorsun.

KGB ile tanışma hikâyesine gelince… Bir tatilde Kiyef’e gidip eski dostları ziyaret etmeye karar verdim. Tren biletimi alıp yola çıktım. Yanıma yeni satın aldığım Zenit marka fotoğraf makinemi de aldım. Ağırdı, taşıması yorucuydu ama işe yarıyordu.
Geri Moskova’ya dönerken etrafta alçaktan uçan uçaklar gördüm. Belli ki eğitim uçuşları yapılıyordu. Birden kafamda bir şimşek çaktı. Tren hareket halinde, uçaklar da öyle. Hareket halindeki bir şeyden hareket halindeki bir şeyin fotoğrafı çekilirse sonuç ne olur? Deneyip görmek lâzım. Deneyin sonucunu görmek ne yazık ki nasip olmadı.
Zenit’imi alıp koridora çıktım ve pencereden birkaç fotoğraf çektim. Sonra da kompartımandaki yerime geçip kitabımı okumayı sürdürdüm. Gara girince eşyalarımı toplayıp trenden indim. Tren kapısından çıkar çıkmaz iki kişi belirdi. Biri sağımda, biri solumda “Lütfen bizi takip edin” dendiğini duydum. Şaşırıp kaldım.
Gar binasında geniş ve havadar bir odaya sokuldum. Önlerinde kalın dosyalar bulunan asık suratlı iki subayın karşısına oturtuldum. Her hallerinden KGB ajanı oldukları belliydi. “Askeri uçakların fotoğraflarını niye çekiyordunuz?” sorusu ile sorgulama başladı. KGB ajanlarının inanmayacağı masalımı anlatmaya başladım. “Bizde böyle lokmayı yutacak göz var mı?” edasıyla bana bakıyorlardı.
Uçaklardan sonra Kiyef’e geçtik. Niçin gittim, neler yaptım? Öldürücü darbe en sona saklanmıştı:
– Kiyef’e gitmek için izin aldınız mı?
– Hayır, almadım. Böyle bir izin gerektiğini de bilmiyordum.
– Elbette gerekiyor. Moskova’nın 15 Km dışına gidecekseniz izin almalısınız.
– Bu vesileyle bir şey daha öğrenmiş oldum.
Fotoğraf makineme el koydular. İtiraz edince de bana “Bir hafta sonra gel, makineni buradan al” dediler. Geçekten de bir hafta sonra gittiğimde makine orada beni bekliyordu. Film temizlenmiş ve doğranmıştı. Uçakların fotoğrafları alınmıştı. Ama o kadar değil, Kiyef’teki arkadaşlarımın ve hocalarımın fotoğrafları da alınmıştı. (İnşallah onlara bir zararım dokunmamıştır.) Hatta ve hatta bir tepeden çektiğim Kiyef şehrinin panoramik görüntülerine de el konmuştu. (İftiharla söyleyebilirim ki KGB dosyalarına “Amerikan ajanı”, MİT dosyalarına da “Rus ajanı” olarak geçmiş birisiyim. Benden ajan olursa eğer.)   
Garda fark ettim ki KGB dosyam çok kabarıkmış. İki-üç dosya dolusu “The Times” Gazetesi vardı. Sovyetler Birliği’ne gidince kendimi dünyadan kopmuş gibi hissettim. Yabancı radyo dinlemek olanaksızdı. Anımsadığım kadarıyla yabancı bir tek gazete satın alınabiliyordu. İngiliz Komünist Partisi’nin yayın organı olan ve yanılmıyorsam adı “Morning Star” olan bir gazete. Kaç zaman Londra’da yaşadım, böyle bir gazeteden haberim olmamıştı. Rus gazetelerinden bir nebze daha iyi olduğu için onu satın alıyordum.
Londra’daki İngiliz arkadaşıma her gün satın aldığını bildiğim The Times Gazetesi’ni fırsat buldukça bana göndermesini istemiştim. O da paket halinde göndermeye başlamıştı. Bazan geliyordu, bazan sayfaları eksik geliyordu, bazan da hiç gelmiyordu. Meğer KGB onları gözden geçirip koleksiyonuna ekliyormuş.
Kanıma göre Sovyetler birliğinin çökmesine katkı koyan nedenlerden, hem de önemli nedenlerden biri de bilgisayar teknolojisi idi. Radyo, televizyon, dergi, gazete, film gibi geleneksel medya organlarını ülkeye girmekten alıkoyabiliyorlardı. Ancak internet medyasını durdurmak mümkün olmayınca olanlar oldu. KGB ileri gelenleri de terfi ederek “oligarh” oldular.
[Not: Yıllık iznime çıkıyorum. Dönüşte görüşürüz.]