Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Yeni dönem: Yumuşama

Hiddetli şiddetli söylem ve açıklamalarla, yetmediği yerde eylemsel çıkışlarla bezeli “sertlik politikasından” sonra Erdoğan nihayet yumuşak inişe geçti, merakla izliyoruz.

Nitekim Akdeniz’deki sismik araştırma gemisi Oruç Reis’i sahadan çekerek Yunanistan’la olası bir çatışmayı önlerken, Meis adası sorunuyla ilgili “politik” tutumuyla da bölgedeki dalgalandırmaları Türkiye’nin kazanımları haline getirir ve Makron’la atışmaları karşılıklı anlayışa çevirirken…

Şimdi de Erdoğan, “gelin her beraber Akdeniz’i tekrar barış havzasına çevirelim” diyerek yeni bir konferans önerdi..

Şöyle ki “Akdeniz’de kıyısı bulunan tüm ülkelerin ve Kıbrıs’taki Türk toplumunun da katılacağı bir konferans..”

Artı Yunan Dışişleri Bakanı Miçotakis’le görüşme olasılığı yaratılarak.. Ki bu gelişmeler olurken AB de bölge sorunlarını bir daha görüşüp yeni ve barışçı değerlendirmeler yapmak için dün “toplantı” gerçekleştirdiydi.

Çok kısaca yeni bir “diplomasi” dönemi başlatmak isteyen Erdoğan’lı Türkiye bölgedeki öncesi “liderlik” konumunu bu kez de barışçı önerilerle diplomatik ilişkilere dönüştürerek devam ettiriyor.

Tutun ki en kötü “diplomatik girişimler” bile savaşmaktan daha iyidir. Tabi eğer taraflar “zaman” öldürmeye yada zamanı kendi çıkarları için kullanma açıkgözlüğüne yatırmazlarsa!

Ki artık Kıbrıs Türk halkının “tırnak kadar zaman öldürmeye tahammülü kalmadı! Adada ve Doğu Akdeniz’de en az Rumlar kadar haklara sahipken, 1974’den kalan  bir davayı bugünlere kadar taşıyarak, Türk halkını dünyadan  tecrit edilmiş, kendi bölgesinin esiri durumuna düşürülmüş bir konumda tutmak, artık tahammül edilememesi gereken bir “sona” geldi..

Dolayısıyla Erdoğan’nın KKTC’nin de katılacağı kapsamlı konferans önerisi “çözüm” konusunda yeni bir umudun başlangıcı olabilir..

Ve şunu da ekleyim. Erdoğan’lı Türkiye Fransa ile İtalya’yı da kapsayan Akdeniz odaklı bölgede “barış ve dostluk” bayrağını açmışken, umut edelim ki Kuzey Kıbrıs Türk Devleti de bölgedeki ülkeler tarafından dikkate alınır.. Tanınma yolunda bir ilerleme olur.. Kaldı ki savunmamız bakidir: Kuzey Türk Devletini öncelikle Güney Rum Devleti tanımalı ki “barışçı çözüm kapıları açılsın…”

VE buraya kadar gelmiş tasavvurlarımızı ortalara sermişken soralım:

“Tanınmış devlet olmaya hazır mıyız? Yoksa tanındıktan sonra mı “devlet olacağız?” Cevaplarını aşağıda arayalım:

CUMHURBAŞKANI MAKAMINA BAKTIK

Cumhurbaşkanı seçimine az bir süre kaldı. Adayların, “eğer seçilirlerse” diye başlayan söylem ve vaatlerini izlerken genelde tespit ettiğim şu düşüncelerine elliyorum: NE olursa olsun, Türkiye’ye dayanmaktan başka çaremizin olmadığını, anavatan yavruvatan el ele diyenlerin bu kez farklı olarak yarattıkları bir de “mavi vatan” mefhumu var ki tutun ki seçim sathı mailimiz KKTC’yi de aşmış, Akdenizlerde çalkalanıyor!.. CUMHURBAŞKANI makamına “yeni sistem getirilmesinden” söz ederken “seçilirlerse Cumhurbaşkanlığı makamına işlevsel devinim kazandıracaklarını” vaat eden adaylar da var.

Bazısı da Cumhurbaşkanı makamının Hükümeti daha sıkı markaj altına alması için çalışacağını söylüyor..

MAKAMIN sadece “müzakerecilik” göreviyle kaim olmaması gerektiğini görenler var. “Devletin başı” olarak daha çok yetkilerle donatılmasına yönelik arayışlarının ipuçlarını veriyorlar ve galiba bu tip söylemler bir “ilk” oluyor..

DOLAYISIYLE akla bir kez daha “Başkanlık sistemini” getiriyorlar.. Buna karşılık adaylardan hiç biri şöyle cesurca bir çıkışla, “beni seçerseniz başkanlık sistemini ikame etmeye çalışacağım” demiyor!

Hem de bu seçimden sonra Tatar seçilse de seçilmese, mevcut sistem içinde “hükümetin istifa etmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeği yaşanırken!Ki bugüne kadar her iki yılda bir seçim yapıldı yeni bir hükümet kuruldu… Yani ne? Hükümetler gelip gitti ama Cumhurbaşkanı beş yılıyla görevini hep tamamladı. Fakat:

HERKESLERİN ülkede hükümetlerin sürekli gelip gitmelerinden kaynaklı “istikrarsızlıklar yaşandığını” bu nedenle hükümet programlarının asla uygulanmasının mümkün olmadığını görüp bilmesine karşın… “Beş yıllık sürelerini her zaman dolduran Cumhurbaşkanlığı makamının “görevsel istikrarını” nedense yine kimseler görmek istemedi! ARTI toplum seçimlerden seçimlere atlarken o heyamola içinde ve partiler arası rekabetten kaynaklı kapışmalar çarpışmalarla parça körçe olan iç barışla, ayaklara düşürülen etik değerler gerçekleri de sürüp giderken!  NİTEKİM şimdilerin Cumhurbaşkanları adayları da “toplumsal birlik beraberlik” çağrıları yapmak gereğini duyarlarken zannetmiyorum ki laf ola beri gele konuşuyorlar! Çünkü bilinen görülen gerçektir: Her genel seçim mevcut “alavere dalaverelerin, yolsuzluk ve haksızlıklarla gaspların üzerine eklenen “yenileri” olmaktadırlar! Ki dillerde efsane haline geldiler!

TUTUN ki bir Cumhurbaşkanlığı seçimine bu kez de bölgemizdeki olayların tetiklediği yığınla sorun ve en önemlisi “pandemi” felaketi içinde gidiyoruz.. Umut edelim ki bu seçim sonrasında seçilecek olan Cumhurbaşkanı “makamının” beş yıl süreyle KKTC’e en iyi şekilde nasıl faydalı olacağına da artık kafa yormaya başlar..