Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YANLIŞ ETKİLEŞİMLER

Sosyolog Emile Durkheim “bir sosyal hareketin bir başka sosyal hareketlenme yarattığını” söyler..
Gerçekte toplumsal olaylar devinimlerinin öğrettiği bu “etkileşimleri” şimdilerde bizde de benzerliğiyle cereyan ettiğini ve sosyoekonomik bunalımları tetiklediğini görmemek mümkün değildir..
(Bakın bu konuda adeta “deneyimi” sayılacak olayı 1960’larda Ankara Kızılay’ında arkadaşlarla oyun haline getirdiğimizde öğrendikti. Nitekim ikindi üzerleri insan seli haline gelen Kızılay’daki bulvarın geniş kaldırımlarında aşağı yukarı volta atarken ansızın durur, elimizi alnımızın üzerine siper ederken sanki bir şeyler görüyormuşuz gibi başımızı gökyüzüne doğru kaldırarak dikkatli dikkatli bakardık..
Anında kaldırımda yürümekte olan yüzlercesi insan selinin içinde birilerinin bizi görüp merak etmesi ve onların da başlarını yukarı kaldırarak gökyüzüne bakması sonucunda; o insan seli peşi peşine ve merakla başlarını yukarılara kaldırarak gökyüzüne bakalardı.. Kİ bir kenara çekilip yarattığımız o insanlar hareketlenmelerini izlediğimizde, tutun ki yürümekte olan yüzlercesiyle insanı başları havaya dikilmiş, “ne var” gibilerinden baktıklarını görür gülerdik!
Basit ama insanların birbirlerini nasıl etkilediklerinin tipik örneği..
Nitekim bir süredir böylesi toplumsal etkileşimlerin yarattığı söylem ve eylemlerin merakı içinde bunalırken bir yandan da döviz vurgunu nedeniyle “kaybedenlerin, zarar edenlerin, mağdur olanların” yanı sıra; “kazananların” da olduğunu görüyor fakat hep bir ağızdan “yandık, battık anam” demeye devam ediyoruz! ***
OYSA ÖYLE DEĞİL! Çünkü “yandık, battık, mahvolduk” yakınmaları ancak savaş yıllarında yaşanır, onun bile “amanı” vardır..
Kaldı ki bizdeki sadece döviz karşısında değeri düien paramızdan kaynaklı yitirdiğimiz alım gücümüz yada artan paha nedeniyle cebimizden daha çok para çıkmış olmasıdır..
NE var ki feryat figanlar arasında “battık mahvolduk” diye yırtınıyoruz da soralım ama:
AKARYAKITIN darlık ve pahası nedeniyle KIB-Tek ile benzinciler mi battı? Yoksa tarlasındaki sebze meyveyi hallerde pazarlarda satan üreticiler mi?
Yoksa kasaplar mı? Veya taksiciler mi?..
“Mesleki kesimler” ister üretici olsunlar isterlerse “hizmet sektörü.” Kâr marjlarını artan pahaya karşı koruyacak fiyat ayarlamalarını yapar, tutun ki kazançlarıyla sermayelerini korurlar…”
***
PEKİ KİMSE KAYBETMEZ Mİ? Asgari ücretlilerle başka geliri yoksa “sabit gelirliler evet kaybederler! Mesela ben yurttaş Çetinel kaybederim. Çünkü hem mevcut paha karşısında cebimdeki sabit maaş yetmez hem de cebimdeki para döviz vurgunu yediğinden ve alış gücü kat kat düştüğünden yetmez!
Bu çok basit gerçeği herkes bilir ama nedense ne zaman dövizden kaynaklı böylesi bunalımlar yaşansa, “kaybetmemek için satışlarıyla hizmetlerini” ayarlayanların şikâyetleri, sabit ücretlilerin seslerinden çok daha yüksek çıkar!
ŞİMDİLERDE yaşamakta olduğumuz “mali ve ekonomik kriziin görünmeyen arka yüzünde işte böylesi anomaliler vardır ve her defasında kaybedenler bir başka geliri olmayan “sabit gelirlilerdir..”
***
YANİ HEP AYNİ GERÇEK: Nitekim ayni geminin insanlarıyız ama birbirlerimizden farklıyız.
İŞTE başarılı ve adaletli Devlet “bu farklılıkları” en aza indirirken devlettir..
Henüz böyle bir sistemi oluşturacak kabiliyete sahip “Devlet” göremedik ama!
***
KISACA TAKILDIĞIM: Derler ki Kıbrıs adası üç defa denize batıp çıkmış.. Yoksa üç defa yükselen denizin altında mı kaldıydı?
Sonuçta bir kez daha batar mı bilmiyoruz. Ancak Güney’de Rum Kuzey’de de Türk toplumu varken bu adada “huzuru” bulmak mümkün olmayacaktır.. Çünkü Rum için Türk, Türk için Rum hâlâ başı gövdesinden kopartılması gereken düşmandır! Başarıp da o başları karşılıklı koparsalar zaten ada batar! NE var ki yukarıdaki yazımda da uzun uzadıya (doğru veya yanlış) içinde bulunduğumuz sosyoekonomik durumumuzu (kendimce) anlatmaya çalışırken, ekonomik sorunlar ne olursa olsunlar, “sermaye kesiminin kendi çıkar ve kazanımlarını” koruyan sosyoekonomik gelişimlerin hiç değişmediğini hatırlatmak gereğini duyduydum.. Mesela:
ŞU ANDA Güney’in “Rum sermayesiyle kalantor iş insanları düşman belledikleri Türk tarafından kendi ekonomik çıkarlarını korumak için işçi ve ehliyetli olması koşullarında türlü çeşitli işlerde çalışacak eleman talep ediyorlar.”
Yani ne oluyor? Ekonomik gelişme söz konusu olduğunda “düşmanlıkların” yerine iş ve güç birliğine dayanan ilişkiler söz konusu oluyor.
Nitekim Güney Rum Yönetimi tanımadığı halde geçmişte de olduğu gibi bu konuda Kuzey Türk Devletinden katkı ve yardım talep edebilmektedir!
***
PEKİ bir yerde sosyoekonomik ve aslında “insani” olan bu karşılıklı çıkar ilişkileri tüm siyasi açmaz ve husumetlere karşın gerçekleştirilecekse, iki toplum neden bir siyasi anlaşmaya varmasın?
Neden Güney, en az kendisi kadar Kuzey’in egemen devlet olduğunu kabul etmesin… Ki sormak gerekir. Olduğunda ne olur? İşbirliğiyle ikili ilişkileri tesis etmekten başka!
BİLİR MİSİNİZ? Erenköy savaşlarında Türk üniversite öğrencileriyle Rum Yunan askerleri çarpışırlarken (şahidiyim) Mağusa limanında yan yana çalışan Rum ve Türk liman işçilerinden bazıları transistörlü cep radyolarından yayınlanan haberleri dinlerlerdi! Öylesi bir garip paylaşımla iş aş peşinde ve birlikte çalışırlarken…
KEZA 1974’den sonra yüzlerce işçimizle her gün Rum tarafına geçip inşaatlarında çalışan da bizdik..
Şu anda onlar da Kuzey’e geçip alış veriş yapacak kadar bu tarafını güvenli ve makul görüyorlar..
PEKİ neden siyasi sorun söz konusu olduğunda nerdeyse çatışmaya neden olacak sürtüşmelerle tartışmalar olmakta?
Çünkü halkları rahat bırakmıyorlar. Kimler? Güney’de papazlı kiliseler! Fanatik liderler! Ve tabi Atina!