Türk basını ölmüştür.
(Birinci hatanın özeleştirisi: Lafa genelleme ile girsen dahi, bu ‘su ıslatır’ ya da ‘ateş yakar’ kabilinden bir şey değilse yandın say… Kimseye derdini anlatamazsın. Çuvaldızı batırman da gümbürtüye gider.
Herkesin hatasız olduğunu sandığı bir toplumda özeleştiri kadüktür.)
Kıbrıs Türk basını da ona endeksli olduğundan, eh, o da ölmüştür.
(İkinci hatanın özeleştirisi: Doğrucudavutluk seni ancak on birinci köye yollar, demedi deme!)
Niye mi?
Yok, ‘bildik terane’ haline gelen şeyleri sayıp dökmeyeceğim. Kirli ihalelerin işaret ettiği yanlış finansman sisteminden, anlayışsız ve ilgisiz okuyucudan, cahil gazeteciden, bilgisiz yöneticiden, nobran ve kibirli yazarlardan falan söz etmeyeceğim. Şablonsuzluktan, şekilsizlikten, estetik kaygısının yoksunluğundan, haber kıtlığından, gündemsizlikten, ‘adam ittirmece’den, kısır gündemi goygoyculukla uzata uzata kırk sekiz sayfa anlatmaktan, gerçek gündemden uzakta takılmaktan bahsetmeyeceğim. (Görüyorsunuz ya, sorun bol! Hangisini yazacağımı ben de şaşırıyorum da çözümü hepten yazmamakta buluyorum!)
Dedim de, aklıma bir şey takıldı… Nedir ‘gerçek gündem’? Emekçi halkımın ilgilendiği şeylerden bahsetmek mi mesela? Yoksa, 2024 senesinde her şeyden bihaber ‘tüyü bitmedik yetim’ edebiyatı mı? Buna eşdeğer şekilde gelişen ‘benim emeklim, benim çiftçim, benim esnafım’ geleneksel sallabaş söyleminden mi söz ediyoruz, hani Demirel çok yapardı falan filan…
Eskiden solcu olduğunu iddia eden bilirbilmezler de böyle yaparlardı. Gazete kurdukları zaman ilk iş spor sayfasını kaldırırlardı. Sebep? Efendim, Diktatör Salazar ne demiş, ‘futbol, fado, fiesta’…
Sonra da gazete batardı…
Bendeniz de yayın yönetmeni olsam ilk iş çapaçul hale gelen spor ve magazin sayfalarını kaldırırım, kalan sayfalar da insan eksiğinden kıyılır, bağlanamaz. Gazete o gün batar. O nedenle haddimi biliyor ve konuma dönüyorum. Benim nezdimde halkın ilgilenmesi gereken konu, ‘halkın gündemi’, geçenlerde konuşulur gibi olan ama hakiki olarak konuşulmayan alfabe meselesi idi.
(Sinirlendiğim nokta işte burasıdır!)
Konu, “keşke Attilâ İlhan hayatta olsaydı da üzerine yazsaydı” diye özetlenebilecek bir kültür tarihi meselesini içeriyor. Türk Devletleri Teşkilatı, hani eskiden de var olmasına karşın Türkiye’nin etkili bir devlet olmaklığıyla birlikte iyice kendini bulan ve bizim de ucundan kıyısından girmeye gayret ettiğimiz şu örgüt… Küresel anlamda pek önde gelmese de bizler için önemlidir. Hele SSCB’nin yıkılması sürecini doğru analiz edip ona uygun politika geliştiremeyen Türkiye için, iyi bir telafi fırsatı olmuştur diyebiliriz.
İşte burada alındı bu karar. Daha doğrusu, konuşuldu. Anladığımız kadarıyla zaman içinde bu uygulama hayata geçecek. Bazı Türki Cumhuriyetler, kendi alfabelerini değiştirirlerken, bizim ülkemiz gibi, Azerbaycan ve Türkiye de bunu ‘çerçeve alfabe’ kabul edecek!
Yani telaşa mahal yok, mesele şundan ibaret: Yeni eklenecek harflerle (aslında, söyleyişte zaten var olan birkaç harfle!) birlikte totalde 32 tane harfimiz olacak. Biz, alfabemizde daha azını kullanıyoruz evet ama, yeni eklenecek harfler de dilimizde yer etmiş harflerdir ve farkında olmadan özel hayatımıza da girmişlerdir. Alışmak zaman almayacaktır.
Çünkü bilhassa X, W ve Q harfleri, bizim gibi Kürt kardeşlerimizin de pek kullandığı harfler… Öte yandan bir ‘pektek e’ sesi, daha evvel bizde olmayan, Azerbaycan’da görülen bir harfti. Şimdi bizde çok moda! Genç kızlarımız ve şapşal spikerlerimiz, inatla ‘taaeencere’, ‘paaeencere’ diyorlar; bizim gibi çok kişi tenkit ediyor bu durumu ama, belli ki bu da yer etti bizlerde… Elden bir şey gelmiyor.
Ayrıca korkmayın, bununla birlikte her şey değişmeyecek ama yeniliğin ve çeşitliliğin önü açılacak. Tabii, ‘dille oynamak’ gibi bir hata yapılmazsa… Dil, kendi yolunu her daim bulur. Bürokrasi kolaylık yapacaksa, kendi yatağını bulup akan dile teşne olsun, yeterlidir. ‘Selamlique’ diye mekân açan aziz halkımız, yeni alfabe meselesini niye Atatürk ilke ve inkilapları düzeyinde ele aldı? Bunun üzerine düşünmeliyiz.
Tarih bilmemek ayıp değildir ve de herkesin saçmalama hakkı bulunur, ama… Her şeyin bir haddi vardır.
Tüm bunlardan sonra dönüp Özker Hoca misali “yanılmayı çok isterdim” diyorum da, necip Türk ve Kıbrıslı Türk matbuatı beni yanıltmakta hiç geri kalmıyor! ‘Kardeş devletler’ de cabası…
































