Gençlik günlerimizde okuduğumuz çoğu romanlarda “yaprak dökümü” ile başlayan sonbahar anlatımları vardı.. Ve nedense filmlerin sonunda ve öylesi sonbaharlarda “oğlana” aşık kız “verem” olur öksüre hıçkıra ölürdü!
…Yada Karlı tipili yağmurlu kara kışlar sahnelerinde sahile vuran “denizin dalgaları” sabaha kadar dövün dövün dövünürdü!”
…SONRA filmler vardı siyah beyaz! Bir film boyunca “Kızla Oğlan sevişirler” ama asla kavuşmazlardı! Ki film biterken “kız” ya veremden ölürdü ya yenir ağrısından.. Ne var ki film yine bitmezdi! Ki artık beyaz perdede “son” yazacak sahneden bir tık öncesinde, bir ömür kavuşmayan kızla oğlan mavi göklerde melekler gibi uçarak birbirlerinin ve ellerini tutarak ve de kucaklaşarak buluşurlardı!
Anlardık ki bu dünya yalancı ve zalimdi! Asıl dünya “göklerde ahiretteydi!” Dünyada çile çekenler ahirette huzura ererlerdi!
VESSELAM 1. Ve 2. Dünya Savaşından çıkarlarken milyonlarca insanın öldüğü, ülkelerin kentlerin yerle yeksan edildiği, açlığın sefaletin kol gezdiği ülkelerde, sonrasında yıllarca sürecek kapkara bir matem vardı..
“NERDEN hatırıma geldi şimdi bunlar” derseniz kafam bir yerde geçen haftaya takılı kaldı da ondan.. Nitekim geçen haftaya bakarken Prof. Mehmet Çakıcı’nın “ruh sağlığı pandemisi yaşadığımızı” söylemesinden dolayı.. Kısaca ben de değineyim istedim: ***
BİZİM DÖNEMİMİZ dediğimiz yıllarda hem İngiliz sömürge yönetimi ile mücadele ediyor bir yandan da EOKA tethişi ile savaşıyorduk! Kıskaç altına alınmıştık! İngiliz sömürge yönetimi göz açtırmazken öte yandan EOKA’cılarla uğraşıyorduk! Her iki cephe tarafından sıkıştırıldıkça “kurtuluşun ancak “ölüm” olabileceği vehminde ruh sağlığımızın bozulduğu yıllardı o dönemler…
AMA bir mefkûremiz vardı.. “ Tüm sıkıntılarımızın özgürlük ve egemenliğimize sahip çıkmak mücadelesinden kaynaklandığını biliyorduk. Ki o devrelerde “milliyetçiliği” öğrendikti.. Vatanı milleti öğrendikti! Özgürlük nedir nasıl sağlanır onu da öğrendikti! Nasıl mücadele edileceğini biliyorduk çünkü “öğretip gösteriyorlardı..” **
SONUÇTA Kıbrıs’ın Kuzeyinde aklımıza hiç gelmeyen bir talihin toplumu olarak “bizimdir” dediğimiz bir vatan sahibi olmakla kalmadık. O vatanı “ “Devlet” yaptık..
FAKAT tek bir eksikle: Devleti kuran ağabeylerimize liderlerimize onların beceri ve fedakârlıklarına karşılık; kurulu olan bu Devleti kuşaktan kuşağa devralıp sürdürürken daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele götürecek liyakat ve basiret sahibi yöneticiler yetiştiremedik!
ŞÖYLE Kİ şu anda bile “kurduğumuz Devleti” nasıl yıkıp yerine ezeli ve ebedi düşmanımız olan, tüm adanın mutlak egemenlik iddiasını sürdüren Rum liderliği ile toplumundan hâlâ “siyasi egemenliğimizin tanınması icazetini bekleyerek! ***
YOKKK! Tabi ki ne faşistim ne adadaki Rum halkı düşmanıyım ne de toplumlararası işbirliği ile insancıl ilişkiler karşıtıyım.. Fakat en az onlar kadar Türk halkının da bu adada “Devlet olma hakkının” bulunduğuna inanırım da işte zurnanın zırt dediği deliğe geldik! Şöyle ki: “Bizler büyük oranda Kıbrıs Türk halkının bu iddiamızı gerçekleştirecek yöneticiler yetiştirebildik mi? Ki daha dün ne diyordum? BEYAZ önlüğünü çıkarıp askıya astıktan sonra kendini toplumun “lideri, önderi konumunda bulanlar… Vekil olanlar!.. SSEÇİMLERDE laf ola beri gele hatta müessesenin reklamı olur düşüncesiyle kendini falan filan partiden aday olarak ortaya atanlar!..
EKSANTRİKLİK olsun diye “ben de milletvekili, yada Belediye başkanı olmak isterim” hevesinde meydana düşenler… Fakattt: Yurttaşlık hak ve salahiyetindeki bütün bu düşünceler sahipleri, bu ülkede hâlâ bir yere gelip de “nasıl bir çözüm” sorusuna cevap verecek ne bir “ulusal birliktelik” oluşturabildiler ne de birbirlerinin görüşlerine saygı gösterdiler! ***
Sn. ÇAKICI’ya döneceksem şöyle diyeceğim. Kıbrıs Türk halkının çok iyi yönetildiği artık “ağabeylerimiz” dediğimiz ve bazılarını öldükleri için saygı rahmetle andığımız “liderlerimiz siyasi kariyer sahibi insanlarımız” da oldu.. ***
FAKAT ZAMAN içinde “kalite” bozuldu: Dürüstlüğün yerini sahtekârlık, iyiliğin yerini fenalık, fedakârlığın yerini bencillik aldı!
Din iman çekip giderken yerini para doldurdu!
Memlekette rant ekonomisine dayalı ne kadar işler varsa tıkır çalıştı çalıştırıldı ama ne halkın çıkarına bir ekonomi varedildi ne de rant ekonomisinden kurtulmak mümkün oldu!
İİNSANLAR “devletlu” oldu ama “Devlet” olamadı!… Böyle bir düzende istikrar mı aranır? İnsanlarda ruh sağlığı mı kalır? Ki artık ülkeden tek bir ses yükseliyor: “Yandık anam!”
***
KISACA TAKILDIĞIM: Yarın belki sözünü ederim ama önce şunu yazayım: Ne dedik yukarıda? “Devlet olduk ama olamadık!”
Ki yazımı bitirdikten sonra çarptı gözüme. Memlekette 45 farklı ülkeden bine yakın öğrenci varmış. Ki bazılarını sabahları ellerinde çantaları anneleriyle yürüye koşa okula yetişmeye çalışırken görürüm. Küçücük öğrenciler.
SORUN da buymuş zaten! Bu çocukların çoğunluğu her halde Afrika Rusya kökenli aramızdaki ailelerden olmalı. İlkokullara ortaokula, bilmiyorum belki liselere falan gidenleri vardır. Türkçe bilmiyorlar. Ne okuyor ne yazıyorlar meçhul.. Kendi dillerini de öğretmenleri bilmiyor. Geriye tek bir ortak dil kalıyor “tarzanca!” SORUN ciddi! Çünkü aramızdaki bu yabancı ailelerin çocuklarının eğitim öğrenim hakları vardır. Hatta yasalarımıza göre okul çağında iseler zorunlu okula gitmeleri gerek.. Ne yapacak ne yapacağız?
ALIN size ucunda ciddi sorunu olan bir “çaresizlik” daha! Bu nedenle diyoruz. Kolay değildir Devlet olmak ki kendi insanına öğrencilerine bile yar olamıyor!
































