“Masmavi Akdeniz çarşaf gibiydi.
On binlerce yıldır, bağrından 3 büyük din ve yüzlerce medeniyet çıkaran bu koca göl, sabahın serinliği ile öğlenin sersemleten sıcağı arasında, beyaz bir tül örtüyü andıran ince bir sis tabakası kuşanmış, mağrur ve dingin hallerine bürünmüş öylece uzanıyordu.
Balıkçı tekneleri baragadiden dönmenin mahmurluğunda, suda gri bir iz bırakarak ilerliyorlardı.
Peşlerinde sarı balonlar, ağır ağır sürüklenen ve karabatak kuşları gibi kah dipte kaybolup kah yüzeyde kulaç sallayan dalgıçlara martılar eşlik ediyordu.
Kıyıya tüneyen oltacılar, insanoğlunun varoluşundan beri taşıdığı içgüdüsel umutlarını fellonun batıp çıkmasına bağlayarak, adeta birer anıt heykel gibi duruyorlardı.
Havada en küçük bir esinti yoktu.
Ne dağdan ne de denizden.
Rüzgarın değişim saatiydi ve huzur verici bir sükunet hakimdi hem karaya hem denize.
Betonun üzerine inşa edilen kiremitten korunaklı saçakların denize paralel sıralandığı, derinlere uzanan iskelenin bütünlediği güzel bir koydaydık.
Karşımızda soylu bir abide gibi yükselen Lambousa’nın kayaları vardı.
Ve zamana aldırmadan, binlerce yıldır kayaların üzerinden göğe uzanan Lambousa’nın anıt tapınağı.
“Bir zamanlar, dünyanın en zengin krallıklarından biriydi bu körfez” diye söze başlardı rahmetli Haşmet Gürkan.
Lambousa hazinelerini anlata anlata bitiremezdi.
Yağmalanan ve Londra Müzesi’ne kaçırılan Lambousa’nın dünyaca meşhur hazinelerinin fotoğraflarını almak için bile akla karayı seçmiştik.
“Lambousa Krallığının Yeniden Doğuşu” kitabını hazırlıyorduk ve Londra Müzesi yetkilileri hazinelerin fotoğraflarını göndermek için neredeyse yedi sülalemizin güvenlik soruşturmasını yapmıştı.
Rahmetli çok içerlemişti bu işe.
O hazinelerin gerçek sahipleri bizlerdik, yani Kıbrıslılardı.
Lambousa, tüm kötülüklere inat hâlâ Lapta kıyılarında yaşıyordu.
Ama biz Lambousa hazinelerinin fotoğraflarına bile bin bir güçlükle ulaşabiliyorduk.
Kitap bittikten kısa bir süre sonra Haşmet Gürkan rahmetli oldu.
Yaşasaydı, belki de Lambousa hazinelerinin geri iade edilmesi için bir kampanya başlatırdı.
Ama olmadı.
Geçmişi yağmalanan bu ülke O öldükten sonra öksüz kaldı.”
***
6 Temmuz 2003’te yayınlanmış bir yazıdan kesitti yukarıdaki.
Vatanseverliğin vatan için nutuk atmak veya vaaz vermek olmadığını ben Haşmet Gürkan’dan öğrendim.
Kardeşi Muzaffer Gürkan ve yoldaşı Ayhan Hikmet’in katledilişlerinin üzerinden 57 yıl geçti.
Hala katiller aramızda ellerini kollarını sallayarak geziyorlar.
O menfur cinayetten sonra yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı. Uzun yıllar sonra geri gelmiş ve bu ülkenin her taşını, her karış toprağını kendine dert edinmişti.
Lambousa da bunlardan biriydi.
Bu ülke hala öksüzdür.
Ve hala özgürlüğe muhtaçtır…
































