Poli

Vakıf Mallarının Yağmalanmasıyla ilgili Deli Deli Konuşmak; III. Bölüm


Mete Hatay
Mete Hatay

Sevgili Oğuzhan Hasipoğlu Vakıflarla ilgili 4-5 ay önce yazdığım bir yazıma üşenmemiş bir yanıt hazırlamıştır. Bu beni gerçekten çok mutlu etti. Çünkü farklı iddiaların kayıt altına alınması çok önemlidir. Ben ilk makalemi de yazarken etrafta yine derli toplu yazılmış pek fazla iddia bulamamıştım. Evkaf yıllardır, bu mallar bizimdir diyerek, birçok tasnif ettikleri belgelerden söz etmekte, sergilerde sergilemekte ama hem belgeleri kimseye açmamakta, hem de iddialarını destekleyici akademik bir yayın bile yayınlamamaktadır. Bundan dolayı olacak ellerinde başka bir yayın olmadığı ve iddialarını bugüne kadar sadece sözlü yaptıkları için, sevgili Oğuzhan Hasipoğlu’nun bana yazdığı çok seviyeli yanıtı sanal medyada sponsorlu bir şekilde döndürmektedirler. Şimdi gelelim Hasipoğlu’nun yanıtına hazırladığım yazıya:

Dediğim gibi sevgili Oğuzhan Hasipoğlu tartışmanın seviyesini düşürmeden bazı iddialarda bulunmuştur. Bazı önerilerine ve tespitlerine şiddetle katılmama rağmen yazısındaki muhtelif yerlerde ya yazdıklarımı yanlış okumuş olmasından kaynaklanan veya bazı noktaları gözden kaçırmış olma olasılığından dolayı yazı ve benim iddialarımla ilgili bazı yanlış iddialarda bulunmuştur. İsterseniz ilk iddiasından başlayalım: Sevgili Oğuzhan Hasipoğlu şöyle yazmış, “Sayın Hatay bazı vakıf yöneticilerini kastederek bu yöneticilerin konuşmalarını eleştirmekte ve yukarıdaki başlığı kullanmaktadır.” Benim ise makalede niye bu başlığı seçtiğimi şöyle aktarmıştım:

 

“Yaşlıca adam karşısında duran meraklı üç beş kişiye bağıra bağıra, Evkaf malının devredilemeyeceğini ve zaman aşımı denen bir şey olmadığını iddia ediyordu. Hatta bir ara iyice coşan bu emekli Evkaf yöneticisi, kendini tutamayarak, ‘Bu iddiayı söyleyenin aklından şüphe ederim, böyle bir şeyi ancak bir deli söyleyebilir’ diyecekti.” Ben işte bu hikayeden yola çıkarak vakıflarla ilgili farklı görüş söylemenin zor olduğunu göstermek için hatta bu eski Evkaf Müdürü’nün yaptığı gibi her eleştirenin “deli” bile ilan edilebileceğini göstermek için makalenin adını “Vakıfların yağmalanmasıyla ilgili deli deli konuşmak” adını verecektim.

 

Birinci İddia; Vakıf ortadan kaldırılabilir (mi)?

Sayın Hasiboğlu vakıf malının hiçbir zaman ortadan kalkamayacağını hatta istisnaen bazı koşullara bağlı olarak mümkün olsa da (istibdal gibi) bu koşulların çok sıkı olduğunu yazıyor: “Bu ise ancak rey-i sultani ile mümkündür. Başka bir deyişle Yargıç kararı ve Sultanın iznine tabidir. Şimdilerde Sultanın yetkileri KKTC Cumhuriyet Meclisince kullanılmaktadır.” Daha sonra Maraş’taki birçok malın esas sahibinin Abdullah Paşa Mülhak Vakfının şimdiki mütevellisi olan Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi olduğunu iddia ediyor.

Gelin şimdi ben bu konuda ne yazmışım tekrar bir bakalım: Vakıfların resmi senetlerine yansıyan kurucu iradesinin korunması ve sürdürülmesi konusu, yıllardır vakıflar ile Yargı arasında tartışmalara ve çelişkilere yol açmıştır. Vakıfların senetlerinde yer alan ve vakfı kuran tarafından listelenmiş amaçlarının dışına çıkamayacağı Ahkamül Evkaf’da açık bir şekilde belirtilmiştir.  Bazı hukukçular “İrade” ifadesini vakıf resmi senedinde bulduktan sonra onun değişmeden devam etmesi, vakfedenin iradesinin korunması bakımından zorunlu görülmektedir. Fıkıh üstadı Ömer Hilmi Efendi bu kuralı şöyle anlatır, “Bir vakf-ı sahîh-i lâzımın muvâfık-ı şer’i olan şürûtunu vâkıfı bile tebdîl ve tagyîr idemez. İtmiş olsa sahîh ve mu’teber olmaz.” yani sahih bir vakfın şer‟i hukuka uygun şartlarını vakfedeni bile değiştiremez ve bozamaz. Gerek Türkiye’de ve gerekse Kıbrıs’taki vakıflarda senette yer alan “iradelerin” değiştirildiği ve vakıf gelirlerinin farklı amaçlar için (seküler) kullanıma sokulduğu bilinmektedir. Vakfiyede belirtilen ifade ebedi bir hukuk ifadesi taşımaktadır. Böylece bu tür vakıf mallarının ya yeniden esas amaçlarına döndürülmesi veya senetlerinin iptal edilmesi gerekmektedir diye düşünüyorum. Fakat Medeni hukukla şeri hukukun çelişkileri, vakıfların günümüze adapte edilmesini hala daha zorlaştırmaktadır. Yani bir taraftan Ahkamül Evkaf’a göre vakıf mallarının ölümsüzlüğü veya el değiştiremeyeceği öne sürülürken, diğer taraftan senette yer alan “iradeler” iptal edilmiş ve günümüzde hala daha vakfiyeler başka amaçlar için kullanılmaktadır.

Yani daha amiyane bir tarifle kısaca demek istediğim Vakfiye senedi değiştirilemez, bu vakıfların orjinal kullanım talimatları neyse o olması gerekir. Bu da bize her vakıf senedinin orjinal halinin tekrar gözden geçirtilmesi gerektiğini ve senette ne emrediyorsa onu yapmamızı dayatır. Örneğin senet bu yerlerin gelirinin Mekke’deki Kabe’nin bakım parası olarak Mekke’ye gönderilmesini emrediyorsa bunun yapılması gerekmektedir. Yani siz bu parayı alıp da memur ödeyemezsiniz. Onun için neyi talep ettiğimizi iyi bilelim. Yani sayın Oğuzhan Hasipoğlu benden farklı bir şey söylemiyor. Vakıf değiştirilemez, iptal edilemez diyor. Yani bir Vakıf, vakıf olarak kabul edildiği sürece orjinal senedindeki kullanım talimatı da aynen geçerlidir. Bu da Kıbrıs’taki Vakıflar gelirlerinin büyük bir bölümünün Mekke’ye, İstanbul’a veya vakfiyenin emrettiği amaçlar için kullanılmasını gerektirmektedir.

 

Zamanaşımı iddiası

 

Sevgili Oğuzhan Hasipoğlu daha sonra benim zaman aşımıyla ilgili yaptığım diğer argümanı eleştirerek şöyle yazıyor: “Sayın Hatay diyor ki; Bir vakfın taşınmazını zilyetliğinde bulunduran kişi, söz konusu vakfın mütevellisi tarafından hiçbir müdahale olmaksızın zilyetliğini 36 yıl boyunca sürdürmesi halinde taşınmazın mülkiyetini kazanmaktadır. (m. 10). Buna göre, taşınmazın mülkiyetine sahip olan vakfın, taşınmazı zilyetliğinde bulunduran kişiye karşı taşınmazla ilgili herhangi bir dava açmaması ve zilyedin zilyetliğinin kesintiye uğramaması gerekmektedir.” Ve ansızın bu argümanın esasında benim değil de Evkaf yasalarının anayasası olan Ahkam-ul Evkaftan alındığını fark ediyor ve şöyle devam ediyor: “Yukarıdaki madde zamanın geçerli yasası olan Ahkam-ul Evkaftan alınmıştır.” Ve iddiamı (esasında Ahkam- ül Evkaf’daki maddeyi) çürütmek için sözde bazı örneklere sarılarak devam ediyor:

 

“Yani zamanında Kıbrıslı Rumlar (Türkün zaten mal sahibi yapmak gibi bir hedef yoktu) vakıf mallarını ekip biçtikleri için İngiliz de onlara İngiliz tabiriyle bir favour (kıyak) yapıp, koçanları bir bir kırıp Rumları kiracı iken mal sahibi yapmıştır. Zamanın vakıf yöneticileri de 36 yıl bu duruma ses çıkarmadıkları için 36 yıl sonunda tüm Kıbrıslı Rumlar adanın biranda maldar sahibi olmuşlardır. Yukarıdaki maddenin tercümesi budur.!”

 

Hmmm benim yazımı okursanız benim tam olarak öyle bir şey söylemediğimi görebilirsiniz. HAde gelin söylediğimi bir daha buradan paylaşalım ki sayın Hasipoğlu’nun yazıyı yanlış anladığını herkese gösterelim. Ben Ahkamul Evkaf’taki bu maddeyi zaman aşımı yok diyenlere Vakıf yasalarında da zaman aşımı olacağını göstermek için koymuştum. Zaman aşımını İngilizlerin nerede kullandığını tespit etmek için doğrudur, tapuları bir daha gözden geçirtmek vesaire gerekir. Eski Türk İşleri Raporu Karpaz’daki Efendiler çiftliğinin 2-3 bin dönümünün zaman aşımından dolayı Rumlara geçtiğini yazar. Fadıl Korkut bu iddiasını gerek Hürsöz’de gerekse anılarında da yazmıştı. Maraş’ın durumu ise farklı. Türk tarafının Maraş’la ilgili iddiaları hiçbir zaman İngiliz döneminde mahkemeye götürülmemiştir. Diyebilirsiniz ki Vakıf yönetimi İngilizler tarafından atandığı için yanlış yönetimden dolayı zaman aşımı argümanını ortaya koyamayız. Ama herkesin bildiği gibi Evkaf idaresi 1956 yılından sonra Kıbrıs Türkü’ne devredilmiştir ve idareciler bu konuda Tersefan çiftliği hariç başka vakfiyelerle ilgili harekete geçmemişlerdir. Hatta Maraş’ın mallarının Vakıf malı olduğunu 1980’lerde Maraş’ta buldukları bazı tapu belgelerinden öğrenmişlerdir. Yani 1956 yılından 2010’a kadar “bu mal bizimdir” diye bir talepte bulunulmamıştır. Yani 55 yıl boyunca. Hade şimdi gelin bir daha 36 yıl boyunca mütevvelli malıyla ilgilenmezse  ne olur konusunda Ahkam-ul Evkaf ne yazıyor bir ona bakalım. Hukukçu Dr. Şölen Külahçı Serengil Ahkam-ül Evkaftaki maddeyi ve zaman aşımını üç aşamada şöyle özetliyor:

 

1. Bir vakfın taşınmazını zilyetliğinde bulunduran kişi, söz konusu vakfın mütevellisi tarafından hiçbir müdahale olmaksızın zilyetliğini 36 yıl boyunca sürdürmesi halinde taşınmazın mülkiyetini kazanmaktadır. Bu durum, Ahkam-ül Evkaf’da şöyle belirtilmiştir: Bir kişi bir mülkü̈ bir vakfın mütevellisi karşısında 36 yıl mutasarrıfı olup da mütevelli bu süre zarfında mazeretsiz olarak sessiz kalmış̧ iken, halen mütevelli ‘söz konusu mülk yıllar önce mütevellisi olduğum vakfın müstegallatındandır’ demek suretiyle bir dava açar ise, açılan dava görülmez (mesele 438). Burada, olağanüstü̈ zamanaşımına konu olan taşınmazın zilyedin zilyetliğine hangi yolla geçtiğinin bir önemi yoktur. Önemli olan, taşınmazın 36 yıl boyunca malik sıfatıyla zilyet tarafından davasız ve aralıksız olarak kullanılmasıdır. Ahkâm-ül Evkaf’da vakfın mütevellisinin mazeretsiz olarak sessiz kalması olarak ifade edilen bu durum, olağanüstü̈ zamanaşımı yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının düzenlendiği Fasıl 224’de “ihtilafsız ve fasılasız tasarruf “olarak düzenlenmiştir (m. 10). Buna göre, taşınmazın mülkiyetine sahip olan vakfın, taşınmazı zilyetliğinde bulunduran kişiye karşı taşınmazla ilgili herhangi bir dava açmaması ve zilyedin zilyetliğinin kesintiye uğramaması gerekmektedir.

 

2-  Ahkâm-ül Evkaf’da, vakıf taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılabilmesi ile ilgili olarak ikinci durum, bir vakıf taşınmazının başka bir vakıf taşınmazı tarafından kazanılması bakımından düzenlenmiştir: Bir vakfın mütevellisi bir mülkü̈ sözkonusu vakfın müstegallatından olmak üzere başka bir vakfın mütevellisi karşısında 36 yıl boyunca kiralayıp da ikinci vakfın mütevellisi bu süre zarfında mazaretsiz olarak sessiz kalır iken, hâlâ o mülk için “ 36 yıl öncesinde olduğu gibi, benim mütevelli olduğum vakfın müstegallatındandır” demek suretiyle ilk vakfın mütevellisinden davacı olur ise, açılan dava yargıç̧ tarafından görülmez (mesele 438). Buna göre, bir vakıf taşınmazın başka bir vakfa kiralanması halinde, kiralayan vakıf 36 yıl boyunca kiracıya karşı hiçbir talepte bulunmazsa kiracı vakıf, söz konusu taşınmazın mülkiyetini kazanmaktadır. Ancak, kiralayan vakfın talebi olmaksızın kiracı vakfın 36 yıl boyunca belli bir kira bedelini vakfa ödemesi halinde söz konusu taşınmazın mülkiyetinin kazanılmasının mümkün olmayacağını kabul etmek gerekmektedir. Zira bu durumda, kiracı vakıf kiralayan vakfın üstün hakkını kabul etmekte ve ona riayet etmektedir. Nitekim, olağanüstü̈ zamanaşımı yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılabilmesi için zilyedin asli zilyet olması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, zamanaşımı ancak asli zilyet bakımından işler. Bu nedenle, kiracı vakfın taşınmaz mülkiyetini kazanabilmesi için diğer vakfın üstün hakkına riayet iradesinin olmaması gerekmektedir.

 

3- Ahkâm-ül Evkaf, vakıf taşınmazların olağanüstü̈ zamanaşımına konu olabilmesi bakımından son durumu şöyle düzenlemektedir: Bir mezrayı Araz-i Emiriyye’den olmak üzere bir vakfın mütevellisi bu sürede mazaretsiz sessiz kaldıktan sonra, söz konusu mezraa adı geçen yıllardan önce “mütevellisi olduğum vakfın müstegallatı idi” demek suretiyle yer sahibinin huzurunda bir dava açar ise, davası yargıç̧ tarafından görülmez (mesele 438). Buna göre, Araz-i Emiriyye toprak sınıfından olup da bir vakfa ait olan bir mezraayı (tarım arazisini) 36 yıl süreyle hiçbir müdahale olmaksızın kullanılması halinde söz konusu arazinin mülkiyeti zamanaşımı yoluyla kazanılabilir. Ancak, Kıbrıs’da uygulanan Osmanlı toprak sistemi Fasıl 224 ile kaldırıldığından bu hükmün nasıl uygulanacağının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu durumda, Osmanlı toprak sistemi Fasıl 224 ile kaldırıldığından olağanüstü̈ zamanaşımına konu olan toprağın hangi sınıfa ait olduğunun tespiti yoluna gidilmeden sadece tarım arazisi olup olmadığı tespit edilerek hükmün uygulanması sağlanabilir. Zira, olağanüstü̈ zamanaşımına konu olan toprağın, Fasıl 224’den önce hangi toprak sınıfına ait olduğunu tespit etmek artık mümkün değildir.

 

Ahkam-ül Evkaf’da belirlenen bu üç kriterde de bir vakıf taşınmazının zamanaşımı yoluyla kazanılması bakımından ortak nokta vakfın taşınmazıyla ilgilenmemesidir. Diğer bir ifadeyle, Ahkam-ül Evkaf’da yapılan düzenlemeyle taşınmazı ile ilgilenmeyen vakıf yerine taşınmazla ilgilenen üçüncü kişi tercih edilmektedir. Böylece olağanüstü̈ zamanaşımı kurumunun, var olan iki taraftan birini taşınmazı ile ilgilenmediği için cezalandırmakta; diğerini ise taşınmaz ile ilgilenip buna emek harcadığı için ödüllendirmektedir. Bu noktadan hareketle, taşınmazı ile ilgilenmeyen vakıf, taşınmazına bir başkasının malik gibi zilyet olmasına izin verme ve zamanaşımı suresince ona karşı hiçbir talep de bulunmayarak taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını kaybetmektedir. Bu nedenle, olağanüstü̈ zamanaşımının sahipsiz kalma tehlikesine karşı toprak ile sahibinin ilgisinden uzak kalmış̧ olan toprağı malik gibi benimsemiş̧ olan kişiyi koruduğu kabul edilmektedir.”

Sayın Hasiboğlu Maraş’taki vakıf malların çoğunun Rumların ellerinde kiradayken üzerine geçirtildiğinden söz eder. Yanlıştır. Bir dönem kirada tutulduktan sonra uzun yıllar bu mallardan kira alınmamıştır. Sorunda tam budur. Yani bu mallar ilk etapta vakıf malları listesinde de yer almıyorlardı. Örneğin 1882 yılında dönemin İngiliz Evkaf Murahhası Seager tarafından yayınlanan vakıf malları listesinde yokturlar. Bu liste dönemin İstanbul’daki Evkaf Bakanlığı tarafından hazırlanmıştı. Bu mallara yaklaşık 36 yıl sonra tapu çıkartılırken malların mevkufe olduğu görülmüştür. Ve buna rağmen devri yapılmıştır. Oğuzhan’a katıldığım noktalardan bir tanesi her malın statüsü ve devrine ayrı ayrı bakılması gerekliliğidir fakat buna rağmen, bu konuyla ilgili Evkaf idaresinin bırakalım 1878 sonrası dönemi, 1956 yılından beri de mazaretsiz bir şekilde harekete geçmemiş olması, onların her açacakları davayı kaybetme potansiyelini yaratmıştır. Yani sen malına 36 yıldan fazla mazaretsiz -ki 1956’dan sonra Evkaf idaresi artık eline geçmişti- sahip çıkmazsan, Ahkamu-ul Evkafa göre buna sebep olanlara beddua etmekten başka yapabileceğimiz pek bir şeyin kalmadığını  düşünmekteyim. İnşallah zaman beni yanıltır. Gelin o bedduayı yeniden hatırlayalım:

“Herhangi bir kimseye bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, başka hâle getirmek, iptal etmek, işlemez hâle getirmek, ihmal etmek ve değiştirmek helal olmaz. Kim onun şartlarını değiştirir veya iptal ederse haramı üstlenerek günaha girmiş olur. Günahkârların alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün, Allah onların hesabını görsün. Cehennemde zebaniler onları denetlesin. Allah’ın hesabı hızlıdır. Kim bunları işittikten sonra, vakfı değiştirirse, onun günahı, değiştirenler üzerinedir.”

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı