
Takvimler sonbahar aylarını gösterir göstermez bizim yazarçizer takımdan kimileri adet üzere hemen hüzünlü bir yazı kaleme alırlar. Bunu bizim Genel Yayın Yönetmeni Başaran Düzgün de yapar. Senede bir defa hazan ve hüzün bir arada Eylül güzellemesi yapar. Doğanın yaşam enerjisinin azaldığı, bu sonbaharın birkaç ayında insanların içe döndükleri, yaşamla ve zamanla bir hesaplaşmaya girişildiği ve bunun aslında tatlı ve gerekli bir duygu olduğunu anlatır durur. Sonuna güzel bir Eylül şiiri de kondu mu tadına doyum olmaz.
Havadis Web sitesi geçenlerde bizim genel müdürü yalanlarcasına bir sonbahar haberi yayınladı. “Sonbaharın fazla bilinmeyen 10 gerçeği” diye. Gerçek hiç de söylenen gibi değilmiş. Mesela insanlarda vücudun salgıladığı cinsel hormonlar sonbahar aylarında tavana vuruyormuş. Daha keyifli ve istekli bir cinsel yaşam aslında sonbahar aylarında yaşanıyormuş. Dahası, sonbahar ayları üzerine yapılan bunca edebiyata rağmen diğer tüm mevsimlerin isimlerinin geçtiği film isimlerine sahip yapımlar Oscar ödülü kazanmışken, adında sonbahar geçen hiçbir film Oscar kazanamamış.
Sonbahar Bitkileri Çok Daha Zengin
Sonbaharda doğa gerçekten yaşamı bir süreliğine erteliyor mu? Bu soruyu Küçük Kaymaklı’da dört dönümlük bir alanda “Halil Efendi’nin Bahçesi” ismiyle çiçek ve bitki yetiştiriciliği yapan Barış Toprakçı’ya sorduk. Toprakçı bu iddianın kesinlikle doğru olmadığını, sonbahar çiçek ve bitkilerinin diğer tüm mevsimlerden daha çeşitli ve zengin olduğunu ileri sürdü. Barış Toprakçı ile a’dan z’ye sonbahar hazırlıkları üzerine uzunca bir muhabbet yaptık. O’nu dinleyelim:

Bu mevsimde öncelikle toprak hazırlığı işlemleri var. Toprağın yaz bitkilerinden kaybettiği minerallerini yeniden kazanması ve havalanması için çapalama yapılmalı. “Eğer sonbahar kış çiçekleri veya sebzeleri ekeceksek, toprağın 20 santimetre kalınlıkta çapalanması yeterlidir. Bu esnada toprağa bir miktar doğal hayvan gübresi veya hazırlanmış organik gübre de verirsek ekim için ideal bir durum yaratmış oluruz.”
Bu mevsimde en çok ekilen çiçeklerin hangileri olduğunu soruyoruz. Şu sıralar çiçeklerden en çok tercih edilen petunya imiş. Yol boylarında belediyelerin ektiği kat kat renkli çiçekler. Alisyum, labelya, gazania, aslanağzı ve hercai menekşeler de yaygın olarak kullanılıyormuş. Bunlara ek olarak soğanlı çiçekler ve özellikle laleler, nergis türleri, arpa çiçeği, muhtelif zambaklar ve çiğdem de bu mevsimde değer bulan çiçeklerdenmiş. Bu soğanların yerel şartlarda mı üretildiğini soruyoruz cevap “tabii ki hayır” oluyor. Bu işleri en iyi Hollandalılar yapıyorlarmış. Hatta yerel bir tür sandığımız mis çiçeklerinin tohumları dahi oradan Hollanda’dan geliyormuş. Mis çiçeği tohumunu dahi toparlayıp saklayıp yeniden ekemiyorsak acaba tüm çiçekler yurt dışından mı geliyor merak edip soruyoruz. Toprakçı bu soruya “hayır” diyor. “Ülkemizde çiçek fidanı yetiştiren üç tane iyi durumda çiçekçimiz var. Beş-on tane kadar da daha küçük ölçekte üretim yapanlar var. Ama yine de bütün türleri buralardan temin etmemiz mümkün olamıyor.”
Bu dönem ayni zamanda sürekli olarak muhafaza edilen bazı dam altı çiçeklerin, salon bitkilerinin saksı değişme dönemi imiş. Kendiliğinden üreyip çoğalanlar veya büyüdükleri için kabına sığamayan çiçeklerin daha uygun büyük saksılara alınmaları için en uygun zaman bu günlermiş.

Kışlık sebzelerin tohumlarının veya lasanlarının ekilip dikilmesi için en ideal zaman da bu günlermiş. Kış sebzeleri, yaz sebzelerine nazaran daha çok. Buna ek olarak toplumumuz arasında organik sebze ürünlerine yönelik olarak giderek artan ilgi, şu günlerde yaygın bir faaliyete neden oluyormuş. Bahçeli müstakil evlere sahip olanlar, küçük bir toprak parçası üzerinde veya balkon veya damlarında uygun yer ayarlayabilenler şu sıralar kışlık sebze ekimi için girişim yapıyorlarmış.
Şu sıralar ekimi veya dikimi yapılabilecek kış sebzelerinin hangileri olduğunu soruyoruz. Barış Toprakçı bize uzun bir liste veriyor. “Çiçek lahanası, karnıbahar, Brüksel lahanası, turp, pazı, soğan, sarımsak, bezelye, ıspanah, semizotu, gulumbra, inginar, pratsa” liste uzayıp gidiyor.
Barış Toprakçı meyve ağaçlarının dikimi ile ilgili olarak bir de uyarıda bulunuyor ve diyor ki; “İlkbaharda yaprak ve çiçek vermesini beklediğimiz meyve ağaçlarının dikiminin şu sıralar yapılması gerekiyor. Çünkü ağaçların baharda yaşamlarını sürdürecekleri yerde uyanmaları verim bakımından oldukça önemlidir. Şu sıralarda yaprak dökümüne ve uyku aşamasına geçecek ağaçların ideal yerlerine ekilip kış yağmurlarından yararlanmaları da çok önemlidir.”
Bizde en yaygın olarak tercih edilen meyve ağaçlarının başında narenciye grubu ve özellikle limon geliyormuş. Zeytin ve nar türleri de oldukça rağbette imişler. Daha başka meyve ağaçlarının fidanları da zaman zaman soruluyor ve bu istekler karşılanıyormuş.
“Halil Efendi’nin Bahçesi” ayni zamanda peyzaj bitkileri bakımından da oldukça zengin. Çok çeşitli yasemin türleri ve çalı grubu olarak adlandırılan çiçekli ve çiçeksiz bitkiler mevcut. Barış Toprakçı, toplumda peyzaj kültürünün son yıllarda gelişmeye başladığını söylüyor. “ Sayıları artan bahçeli villalar, büyük şehirlerde ve bazı kasabalarda meydan, park ve kaldırım düzenlemeleri çiçek ve çalımsı bitkilerin daha da yaygın kullanımına neden oldular. Bu tür talepler arttıkça iklimimize dayanıklı daha çok sayıda türün ülkemize gelişi hızlanıyor. Birkaç yıl önceye nazaran şimdi çok daha fazla peyzaj bitki türlerine sahibiz.”

Toprakçı, bitki birikimimizin artmasına paralel olarak tüketici veya kullanıcı bilincinin de arttığına vurgu yapıyor. “Ekeceği bitkilerin beş yıl sonra nasıl bir görünüme sahip olacağını, güneş yönünün nasıl etkileneceğini, hangi bitkinin budamayı ne oranda kabul ettiği, hangi değerlere sahip toprak gerektiği hatta haftalık aylık su tüketiminin ne kadar olacağına kadar sorup ona göre davranan insanların sayısı artıyor özellikle de kadınlar arasında.”
Çiçeklendirilmiş evleri konuştukça aklıma önceki hafta yazarlarımızdan Mete Hatay ile Dipkarpaz ve Sipahi’de yaşayan yaşlı Rumların erzaklarından gümrük vergisi alınacağı haberi üzerine bölgeye yaptığımız ziyaret geliyor. Erenköy’ün içine saparak Sipahiye geçiyoruz. Sipahi, yol boyunca dizilmiş, çoğunlukla Rumlardan kalmış evlerden oluşan küçük bir köy. Yol boyunca ilerleyerek nerede ise köyün bütün evlerini görmek mümkün. Mete muziplik yaparak beni zora sokacak bir soru soruyor. “Hade bakalım hangi evin Rum evi hangisinin Karadenizli Laz evi olduğunu tahmin et.” Türk bayrağı ya da Trabzonspor bayrağı asılı olanları tahmin etmek kolay. Ancak her evde bu bayraklardan yok. Bir süre sonra bazı evlerin kötü bir bordo renkle boyalı olduklarını fark ediyorum. Bu renk olsa olsa Trabzonspor rengi. Buraya kadar tamam ya diğerleri? Mete, “iyi bak çiçeklendirilmiş evler Rum evi, çiçeği olmayanlar ise Laz evi” diyor. Bir iki yerde bu söyleneni test ediyoruz doğru çıkıyor. Mete “göçmenlik ve sahiplenme kültürü” üzerine uzun bir söyleve başlıyor onu dinlemiyorum. Ama Trodos’a gittiğimiz her köyün muntazam çiçeklendirilmiş olduğu aklıma geliyor. Üstelik ortamlar oldukça temiz. Bu kültür acaba daha ilk okuldan mı yaratılıyor?
Barış Toprakçı’ya “Sizin zamanınızda da ilkokulda tarım dersleri var mıydı” diye soruyorum. Barış, bu beklenmedik soru karşısında şaşırıyor. “Evet ben bizim mahalledeki Şehit Doğan Ahmet İlkokulu’nda okudum ve okulun bahçesinde sebze ektiğimiz bir alan vardı. Mevsimine göre her şeyin ekilip biçilmesi bize öğretiliyordu.” Peki şimdi ilkokullarda bu ders var mı acaba? Barış belirsiz bir ifade ile yüzüme bakıyor. “Bilmiyorum ama bizim burada Öğretmen Akademisi’nden zaman zaman sebze lasanı ve tohumu alıyorlar. Muhtemelen öğretmen adaylarına öğretiyorlar ama okullarda uygulama var mı bilmiyorum.”

Söyleşinin sonunda önemli bir sorundan bahsetmeden geçmenin doğru olmayacağını düşünüyorum. Bitkilerde denetimsizlik ve tüketiciyi yanıltma sorununu yani sertifikasyon sorununu. “Barış bey sizden veya diğer meslektaşlarınızdan ‘yediveren’ diye aldığımız bir limonun öyle olmadığına veya ‘yerli’diye alınan bir zeytin fidanının nemli bir ortam ve su gereksinimi olan Türkiye’nin ‘Gemlik’zeytini çıkmayacağına dair garantiniz var mı? Ben size bu listeyi daha da uzatabilirim” Barış Toprakçı adeta nasırına basmışım gibi öfkeleniyor. Öfkesi, halen daha bitki ticaretinde sertifika zorunluluğunu getiremeyen yöneticilere. “Biz, satışını yaptığımız lasan tohum ya da fidanların çoğunluğunun üreticisi değiliz. Kendi üretimimiz olanlarda da bir sorun yaşamıyoruz ancak satın aldıklarımızda her hangi bir sertifika olmadığı için ben ya da meslektaşlarım alıcılara bize verilen bilgileri veriyoruz. Ve bazı hallerde de yanılıyoruz. Sonuçta hem karşımızdakileri üzüyoruz hem de biz üzülüyoruz.” Barış Toprakçı uzun uzun Hollanda’dan gelen çiçek ya tohumları anlatıyor. “Mis çiçeğinin hangi renkte açacağı bile tohum paketinde yazıyor” diye anlatıyor. Güney Kıbrıs’ta da bu bakımdan durumun oldukça iyi olduğunu ve Tarım Bakanlığı’nın bu soruna mutlaka el atması, sertifika zorunluluğunun mutlaka getirilmesi gerektiğini söylüyor. Sattığımız her bitki fidanında veya her tohumda bitkinin türü ve özellikleri ile ilgili bilgi olsa her şey daha güzel olmaz mıydı?



































