Hele hele aynı konularda defa defa yazılar yazmak zorunda kalırken, “misli misli” üzülüyorum…
“Bana ne ya…” deme hakkım var mı?
“Var” demem…
Diyemem…
Bu topraklarda kalmayı denedim…
Buna uygun davrandım…
Buna göre şekil aldım…
Neyin olup neyin olmayacağını biliyorum.
Değiştirebileceğim her şey için mücadele ediyorum.
Değiştiremeyeceğim şeylerin değişimini sağlamak için de zemin yaratmaya çalışıyorum.
Neden mi böyle bir giriş yaptım…
Konumuz polis teşkilatı…
Maalesef, polis genel müdürlüğü yıllardır “arka bahçe” olarak kullanılıyor.
Yazılmayan var mı polis teşkilatı ile ilgili?
Yok…
Birileri halen daha Kuzey Kıbrıs’ı 1975- 1990’lı yıllarda sanıyor.
Her şey değişirken, polis teşkilatı aynı ketum ve kapalı yapısını sürdürüyor.
Enteresandır, siyaset de bu alanda değişim konusunda hemfikir değil.
Bir çok konuyu anlarım.
Siyasi partiler bir araya gelmeyebilir.
Ama konu “demokratikleşme ve şeffaflık” oldu mu, nasıl uzlaşı sağlanmaz?
PGM’ye ne faydası var?
Siyasiler karar verecek, oturacak ve Polis Genel Müdürlüğü’ne yönelik yeni bir yasa yapacak.
İstenen de çok bir şey değil aslında…
PGM içerisindeki “makam mevki” kavgalarını bitirecek bir sistem…
Kademe ilerlemelerinin önünü açacak bir sistem…
Daha şeffaf bir polis örgütü ki, arada bir “PGM Sözcüsü basının karşısına geçse, zaman zaman bilgi verse” fena mı olur?
Mevcut durumun ne faydası var Polis Genel Müdürlüğü’ne…
Bütününden bahsediyorum.
Karanlık yapı
İşte bakın.
Nasıl anıyoruz polis teşkilatını…
“Askerin değnekçisi…”
Başka:
“Cumhurbaşkanı’nın çiftliği…”
Başka:
“Bazı suçları ört- bas eden, adamına göre muamele eden örgüt…”
Başka:
“İşkencecilerin giderek arttığı bir yapı…”
Yani her açıdan hoş olmayan bir noktaya taşındı.
Şu ya da bu nedenle…
Belki de bu yapının oluşmasında, “Cumhurbaşkanı- Başbakan” kavgası da vardır.
Ama her ne olursa olsun, yapı hoş bir noktada değildir…
Şeffaflık yoksa güven de yok
Polisin sivil otoriteye bağlanması, nihai hedef mi?
Elbette…
Zaman zaman, “bu siyasi yapıya” bakınca ve “o kafaları” düşününce, “iyi ki askere bağlı. Yoksa, örneğin delege çocuğu kamyonla eroin kaçırsa, siyaset bu ayıbı kapatır” dediğimiz oluyor.
Ama dünya böyle değil.
En azından çağdaş dünya böyle değil.
Polis örgütü, şeffaf olmadığı sürece, güven ortamı da oluşmayacaktır.
Sevgili Okan Dağlı dün güzel yaklaşım sergiledi:
“POLİSİN SİVİL OTORİTEYE BAĞLI OLMADIĞI YERDE, SİVİL OTORİTE POLİSE BAĞLI OLUR! VE SADECE POLİS İSTEDİĞİNDEN HESAP SORAR…”
Tam da olduğumuz nokta budur…
Polis olsam utanırdım…
Okan Dağlı neden mi haklı?
İşte 29 Ekim ve 15 Kasım törenlerinde yaşadığımız iki ayrı olay.
Birinde, “Vicdani ret” karşıtı eylemciler…
Doyasıya pankart açarak, “fikir beyan etme özgürlüklerini” yaşadılar…
Bu kez, “Vicdani ret” destekçisi bir pankart açılmak istendi.
Aynı yer…
Polis aynı polis.
Aman tanrım…
O ne insanlık dışı bir adım…
Polis memuru olsam, utanırdım…
O emri veren polis sorumlusu olsam, yerin dibine girerdim.
Alt tarafı, “Vicdani ret hakkımı kullanmak istiyorum” diyen 3 kişi.
Üstelik ikisi kadın…
Yani, “askerlik yapma şansı da yok…”
Ama bizim memlekette işler böyle işliyor maalesef…
Utansanız ne fayda…
Yerin dibine girseniz ne fayda…
Polisin “demokrasisi” herkese eşit değil.
Çünkü adil değil.
Çünkü şeffaf değil…
O zaman, “bizim değil” demeniz de daha kolay oluyor.
Oysa, bu “adil olmayan” düzende en çok ihtiyaç duyduğumuz polis ve yargı değil mi?
Polis de gitti…
“Kaldı mı” yargı?
































