Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Ünlü Yıldız Pola Morelli, Kıbrıs Günleri ve 1964 Sürgünü

Mete-Hatay
Mete-Hatay

Beyoğlu’nun arkasında sıra sıra duran 19. Yüzyıldan kalan apartmanlardan birinde kalıyordu Pola Morelli. Binanın girişinde iki eskici ve Arnavut bir muhacire ait küçük bir turşucu dükkanı vardı. Komşularıyla arası hep çok iyiydi. Karşı komşusu Agop efendi, yalnız başına yaşayan emekli bir tiyatrocuydu. Pola’nın adı sınırdışı edilecekler listesinde çıktığı günden beri, onu yalnız bırakmamış ve ağlama krizlerinde hep yanında durmuş ve bıkmadan usanmadan onu teskin etmeye çalışmıştı. Tiyatro haricinde Agop efendi de Pola  gibi Yeşilçam’a bir dönem hizmet etmişti. Fakat, oyunculuk yaptığı dönemde kendine Türkçe bir isim uydurmuş ve herkes tarafından bir Türk oyuncu olarak bilinmişti. Kimse onun aslında Ermeni olduğunu bilmiyordu. O dönemdeki yüzlerce Yeşilçam yıldızının olduğu gibi. Yaşlı aktör, 1930’ların Kurtuluş Savaşı ve kahramanlık filmlerinin aranılan karakter oyuncusuydu. Kurtuluş Savaşını anlatan bir filmde oynadığı babacan Türk subayı rolü herkes tarafından çok sevilmişti. Aynı apartmanda yaşayan Pola’nın diğer komşularını da gayrimüslimler oluşturuyordu ama çoğu Musevi ve Ermeni asıllı idi. O dönemde sınırdışı kararı alınanları, Yunan vatandaşlığı olan İstanbul Rumları oluşturuyordu. 1964 yılının Mart ayında çıkartılan bir kararla, Pola Morelli gibi, Yunan vatandaşlığı tutan en az 13 bin Rum sınırdışı edilmişti. Her gün dünya kadar isim çarşaf çarşaf gazetelerde yayımlanıyordu: “Kumaşçı Yorgos, Petros, lokantacı Mihallis Poullis, piyano öğretmeni Marulla Efthemiou hanım” gibi binlerce isim. 6-7 Eylül pogromlarının üzerinden 10 yıl bile geçmemiş, yaralar yeni yeni sarılıyordu. Bildiğiniz gibi o korkunç olaydan sonra İstanbul’da yaşayan Rumların yarısına yakını Türkiye’den ayrılmıştı. Şimdi ise sıra geri kalanlarına gelmişti. Türk Milliyetçiliği yeni kurbanlar istiyordu. Bunun için Kıbrıs’ta çıkan olaylar bulunmaz bir fırsattı.

Aralık 1963’te başlayan Kıbrıs’taki toplumlararası olaylardan sonra yüzlerce Kıbrıslı Türkün öldürülmesi ve kayıp edilmesinin intikamı olarak İsmet İnönü, 15 Mart 1964’te Lozan’la birlikte mübadele dışı tutulmuş İstanbul’da yaşayan ve halen Yunan vatandaşlığı tutan kişilere sınırdaşı kararı çıkartacaktı. “Eşeğini dövemeyen semerini döver” misali. 1964’teki sürgün sırasında, 1955’deki 6-7 Eylül olaylarındaki gibi yakma, yığma, öldürme gibi olaylar olmamıştı ama, adı çıkanları Polise çağırıyorlardı. Onlardan ‘kendi rızamla gidiyorum’ diye imza istiyorlardı. Ve tabii ki tehditle bir süre sonra istedikleri imzaları alıyorlardı. Pola Morelli bu listede isminin çıkmasına bir türlü inanmak istemiyordu. Daha iki yıl önce Eşref Kolçak’la beraber çektirdiği “Kurşun Yağmur’u” filmi sinemalarda gösterilmekteydi. Hatta filme ve kendisine yoğun bir ilgi vardı. Diğer anlamadığı şey ise niye Kıbrıs’ta yaşananlardan dolayı kendisinin ve diğer suçsuz İstanbul Rumlarının cezalandırılmasıydı. Morelli Kıbrıs’a 7 yıl önce gitmiş ve 6 ay kadar orada yaşamıştı. Önce Rum tarafındaki Şantekler Kabaresinde ve daha sonra ise birçok defa Türklere ait Çağlayan gazinosunda gösteriler ve konserler vermiş ve tüm Kıbrıslıların hafızasında önemli bir yer yapmıştı. Özellikle Kıbrıslı Türkler onu çok seviyordu. Şimdi ise Türkiye hükümeti ona yanında sadece 20 kiloyu geçmeyecek kadar eşya alarak, en fazla 22 dolar bir parayla, doğduğu büyüdüğü memleketini bir hafta içerisinde terk etmesini emrediyordu. Pola buna sebep olarak Kıbrıs olaylarının gösterilmesini bir türlü anlayamıyordu. Orada verdiği konser fotoğraflarını Agop’a gösterip gösterip, Kıbrıs’ı ne kadar sevdiğini söylüyor ve Sınırdışı kararına anlam bulmaya çalışıyordu.

pola morelli pola morelli pola morelli

Pola Türkiye gibi Kıbrıs’ta da “İkinci Selim’in Gözdesi” adlı filmle meşhur olmuştu. 1924 yılında İstanbul Taksim’de doğmuş olan Pola’nın annesi İstanbul’un en meşhur Rum terzisi Fengera idi. Fengera tüm İstanbul sosyetesini giydiren çok çalışkan bir kadındı. Pola annesinin dükkanına gelen sanatçıların yoğun telkinleriyle önce şarkı söylemeye başlayacak daha sonra ise Yeşilçam’a oyuncu olacaktı. Şarkıcılığa, çok küçük yaşta, ortaokulu bitirmeden başlamıştı. İlk filmini ise 1951 yılında  yani 27 yaşında çekebilecekti. 1964 yılına kadar, yani Türkiye’den sürgün edilene kadar 30’a yakın filmde oynamıştı. Dönemin vamp kadın rollerinin en fazla aranılan kadın aktristi olmuştu. Bir ekolün temsilcisiydi.

Son Kıbrıs ziyareti ise 1957 yılında Kıbrıs yeraltı örgütü EOKA’nın tek taraflı ateşkes yapmasıyla, 16 aydır kapalı duran Lefkoşa’nın en büyük ve ünlü Kabaresi Şanteklerin, bu ortamdan yararlanarak tekrar eski Türk müşterilerini çekebilmek için onu davet etmesiyle birlikte olacaktı.

Mart 1957 yılında ateşkes olana kadar EOKA yüzlerce sivil ve askeri hedeflere saldırıda bulunmuştu. Kabareler şehri olarak bilinen Lefkoşa’da bile hayat 1 Nisan’da başlayan EOKA saldırılarıyla adeta durmuştu. Özellikle önce George Hotel’e ve 1955 yılının Kasım ayında Ledra Palace’a atılan bombalardan sonra, Rum Kabarelerinin ve otellerinin devamlı müşterisi olan Türkler artık ellerini ayaklarını oralardan çekeceklerdi. Onlarca kabare EOKA’nın hedefi olmaktan korktuğu için 16 ay boyunca kapılarını kapatacaktı. Fakat NATO’nun Kıbrıs sorununa el atmasıyla birlikte EOKA’nın Mart 1957’de ilan ettiği tek taraflı ateşkes ilan edilir edilmez Kabare patronları gazetelerde ilanlar vererek, Kabarelerin tekrardan açıldığını duyurmaya başlayacaklardı. Hiç vakit kaybetmemişlerdi. Vakit nakitti. İşte bu ortamda Şantekler 15 Ekim tarihinde Pola Morelli’nin Kıbrıs’a geleceğini bir gazete ilanıyla herkese duyurdu. Bu ilandan sonra Şanteklerin Türk gazetelerinde de sayfa sayfa reklamlar çıkmaya başlamıştı. Hatta o dönemin ünlü spor ve magazin yazarı Teki Yüksel Morelli’yle görüşmüş ve röportaj bile yapmayı becermişti. Bakınız Bozkurt gazetesinde yayınlanan röportajda neler söylenmiş:

“Adamıza gelen birçok tanıdığımız ve sevdiğimiz Türkçe filmlerde görüp tanıdığımız Pola Morelli adamızda bulunuyor. Sevimli yıldızımızı daha iyi tanıyıp okurlarımıza tanıtmak için bir randevu alarak röportaj yapmaya karar verdik. Foto

muhabirlerimizle birlikte Chanteclair Kabaresine gittiğimizde Pola’yı kapıda bizi bekler bir halde bulduk ve az sonra da masa başına oturarak sohbete başladık. Filmlerinde kötü kadın rollerinde görmeye alıştığımız Pola Morelli o kadar sevimli, o kadar neşeliydi ki sık sık koyuverdiği kahkahalar kabarenin sesiz salonunda aksediyordu. Biraz hoşbeşten sonra Kıbrıs’a gelmesinin nasıl mümkün olduğunu sordum. ‘Kıbrıs’a gelmem ani oldu’ diye başladı. ‘İlk teklif edildiğinde İstanbul’dan ayrılmak istememiştim çünkü oğlumdan bir türlü ayrılmak istememiştim. Geçen sene Yunanistan’a gitmiş ama vatanımın hasretine dayanamayıp bir ay sonra geri İstanbul’a dönmüştüm. Kıbrıs’a gelmekle de aynı şeyin olmasından korkuyordum. Ama tamamen aksi oldu. Kıbrıs bana çok tatlı geldi. Hiç yabancılık hissetmiyorum.’

Pola, Bozkurt gazetesine verdiği bu mülakatta yıllardan beri Kıbrıs’taki hayranlarından mektuplar aldığını ve onlara resimler gönderdiğinden söz edecekti. Mülakatında İstanbul’daki 10 yaşındaki oğlu Mişel’den bahsettikten sonra Tekin Yüksel’e bir an evvel adadaki Türklerle tanışıp kaynaşmak istediğini de ısrarla belirtecekti. Yüksel o gün Pola’nın provasını izleme fırsatı da yakalamış ve Morelli’nin çoğu Türkçe, üç ayrı dilde çok hoş şarkılar söylediğini yazmış ve onun adada 6 ay kadar kalacağını; Çağlayan gazinosu ve Zafer sinemasında da konser vermek için anlaşmalar yaptığını bildirecekti. Mülakatın sonunda ise Morelli “ Kıbrıslı Türklere İstanbul’un selamlarını getirdiğimi yazmayı unutmayın” diye Yüksel’den ricada da bulunacaktı.

Morelli gerçekten sözünde duracak ve Çağlayan gazinosunda da programlar yapacaktı. Adada  kaldığı 6 ay içerisinde, Türk tarafındaki Çağlayan ve Rum tarafındaki Şantekler arasında adeta mekik dokuyacaktı. Bu şekilde 1958 yılının ortalarına kadar Kıbrıs’ta kalan Morelli daha sonra İstanbul’a dönecek ama arkasında yüzlerce onunla tanışma fırsatı yakalamış Rum, ve Türk hayranını ona hasret bırakacaktı. Milliyetçiliğin tavan yaptığı bir dönemde, yüzlerce Kıbrıslı Rum, ve Türk, düşmanlığı ve silahları bir tarafa bırakarak, İstanbullu ve onlarca Türkçe filmlerinde rol almış Morelli’nin sesinden, Türkçe, Rumca ve Fransızca şarkılar dinlemek için sözü geçen mekanların önünde kuyruğa gireceklerdi.

Morelli İstanbul’a döndükten sonra film çalışmalarına yeniden başlayacaktı. Sınırdışı kararının alındığı sırada da zaten bir film üzerinde çalışmaktaydı. O rezil 1964 senesine geri dönersek, sürgün kararıyla birlikte Türkiye gazetelerinin İstanbul Rumlarının sadece isimlerini yayınlamakla kalmayıp genelini şeytanlaştırma yarışına girdiklerini görürüz. Sait Çetinoğlu Halkın Günlüğü gazetesinde yayınladığı bir araştırma yazısında o dönemin atmosferini bize şöyle aktarmıştı:

“Dönemin gazeteleri ve meclis üyeleri koro halinde İstanbul doğumlu Rumların üzerine çullandığı gibi bilfiil emniyet güçleri de bunların ensesine yapışmışlardı”……..

“sınırdışı edilecek olanların adları gazetelerde çıkıyordu. Ve her gün gazeteyi alarak içine bakıyordun. İçinde adım yoktu. Bir sabah Burgaz adadan iniyorduk ve birbirimizin yanında oturarak gazetelere bakıyorduk. Derken gazeteye kendisi göz atıyordu, Papadopulos, Spiropulos ve ne bileyim, orada durdu, daha fazlasını okumadı. Ona: Haydi, gel Andoni, söyle, durma benim ismim de geçiyor, söylesene dedim. Evet, yazıyor diye cevap verdi. Buydu işte. Hemen Dördüncü Şubeye Yabancılar Dairesine gittik. Bize ne yazdığını görmememiz için ikiye katlanmış bir kağıdın üstüne imzamızı atmamızı istiyorlardı. Benim o zamanlar çok tanıdığım vardı. Onların arasında birini gördüm, ne bileyim ben, ona şöyle dedim: Ali bey ben bu kağıda nasıl imzamı atabilirim, belki burada Türkleri katlettiğimi yazabilirler, ben bunu mu gösterdim, ne bileyim. O ise bana: Sana bir arkadaş olarak buraya imzanı atmanı tavsiye ederim. Diye cevap verdi…

– Yani okumayacak mıyım?

– Bak ,ben sana okumana engel olamam, onu açıp okuduğun takdirde, çocuğunu bile göremeden buradan bir arabayla dosdoğru sınır kapısına gideceksin. Benim tavsiyemi dinlersen ve okumadan imzanı atarsan, Hükümetin, her neyse Devletin hoşgörüsü sayesinde bazı işlerini haletmen için altı günün olacak.”

Sınırdışı kararıyla birlikte, yükselen milliyetçilik histerisiyle, rezil Türk basını Rumlara yönelik suçlamalarda sınır tanınmamaya başlamıştı. Dönemin gazetelerine şöyle bir baktığınızda, basın tarihinin en yüz kızartıcı dönemlerinden birinin yaşandığını rahatlıkla iddia edebiliriz. Birçok uydurulmuş, saçma sapan haberler gerçekmiş gibi uçuşuyordu havada. Örneğin bir haber Türkiye’nin toplam ihracatı 343 milyon TL olduğu bir dönemde Rumların 500 milyon TL’ik döviz kaçırdıklarını iddia ediyordu. Başka bir haberde ise Pola’nın ne kadar fettan bir kadın olduğu anlatılıyordu. Türkiye’nin bu ünlü sanatçısının sınırdışı edilmesini meşru kılmak için dönem basını, üstüne düşen görevi fazlasıyla yapacaktı. Örneğin Yeni Havadis gazetesinin 28 Temmuz 1964 tarihinde çıkan bir haberinde, “Pola Morelli 500 Bin Lira Borç Bırakıp Yunanistan’a Kaçtı, Rum Şarkıcının Parayı Ne Yaptığı Bilinmiyor”, başlığıyla verdiği bir haberde “Zararlı faaliyetlerde bulunduğu için hudut dışı edilen Yunanlı bir fabrikatörün hasretine dayanamadığı belirtilen şantöz Pola Morelli’nin bir gazino açacağını söyleyerek Türkiye’deki Rum asıllı tacirlerden 330 bin lira borç aldığı ve Atina’ya kaçtığı” iddia edilmişti.

Pola Morelli kaçmamıştı. Büyük bir ihtimalle o da yanında 20 kilo ve 22 dolarla sınırdışı edilmişti. Sınırdışı olayından sonra Atina’ya yerleşecek olan Morelli’nin 1964 yılından sonraki hayatıyla ilgili pek bir bilgiye ulaşamadım. Fakat bazı sitelerde 1996 yılında İstanbul’u sayıklayarak Atina da gözlerini kapattığı yazmaktadır. Morelli 1958 yılından sonra Kıbrıs’a hiç gelmemiş olmasına rağmen gettolardaki tek eğlencesi sinema olan Kıbrıs Türk’ü, onun 1962 yılında piyasaya çıkarttığı son filmi “Kurşun Yağmuru’ filmini gettolardaki film kıtlığından dolayı yıllarca defalarca seyretmek zorunda kalacaklardı. Tabii ki seyredenlerin çoğu Pola’nın Kıbrıs’taki olaylardan dolayı çok sevdiği memleketinden sınırdışı edildiğini herhalde bilmiyordu diye düşünüyorum. Yoksa biliyorlar mıydı?