Para bittiği için yeniden derleyip toparlayıp geri dönme niyetiyle Türkiye’den Mağus’aya yeni geldimdi. Yıl 1963 Kasım ayının sonu olmalıydı.
Henüz üniversiteler yarı yıl tatiline girmediğinden ve arkadaşlarımın çoğu Türkiye’de olduğundan kendimi yalnız hissediyordum. Mağusa surlar içinde “of puflarla” dönüp duruyordum ki…
BİR süredir çatırdayan Kıbrıs Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Makarios, Anayasadaki 13 maddenin değiştirilmesi için sürdürdüğü baskıyı iyicene koyulaştırıyor, bu nedenle toplumlar arası ilişkiler gerginleşirken, sinirler de geriliyordu. Cumhurbaşkanı yardımcısı Dr. Fazıl Küçük on üç maddenin değiştirilmesine şiddetle karşı çıkıyordu ki değiştirilmek istenen maddelerden biri de veto hakkımızdı.
…VE günlerden 21 Aralık akşamı. Rum Eokacı ve milisleriyle askerleri “Akritas Planı” çerçevesinde Türk toplumunu 24 saat içinde esir alıp yok etme amacında saldırıya geçerler…
***
İŞTE bu yıllara kadar gelen Kıbrıs siyasi sorunu öyle başlar! 21 Aralık 1963’de başlayan ve sonrasında on bir yıl sürecek büyük bir yoklukla sefalete düşürülürüz. Türklerle Rumların birlikte yaşadıkları 103 karma köydeki Türk aileler daha güvenlikli köylere göç ederler…
NİTEKİM Rahmetlik Denktaş 11 yıl sürecek bu meşum döneme “karanlık yıllarımız” der! 1967’de sağlanan “normalizasyona” karşın artık “Türk-Rum ilişkileri” bir daha geriye dönüşü olmayan toplumlar arası bir düşmanlık ve husumet haline gelir! Sonunda 1964 Barış Harekâtını doğururken de ada “Türk ve Rum, “Kuzey ve Güney bölgeleri” olarak ikiye ayrılır…
NE VAR Kİ 46 yıldır da bu adada ne savaş olur ne çatışma.. Hatta Türk ve Rumlar sınır kapılarının açılmasıyla insancıl ilişkilerine de geri dönerler. “Barışın” sırrı ise tabi ki “iki ayrı bölgeli, iki toplumlu oluşa dayalı iki ayrı devlet olgusudur..”
(NOT: Keşke denemek için bir federal sistem oluşturulsaydı. O zaman (şimdilerde de de fakto da olsa) iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe ve TC’nin güvencesine dayalı statünün ne kadar doğru ve sağlıklı olduğunu bir kez daha görecektik. Yazık ki böyle bir deneyim imkânsızdır!) Federasyona gelince: İki ayrı Devlet arasında olur. Gün gelecek Rum tarafı böyle bir siyasi çözümü kendisi teklif edecek.
Nitekim Maraş’ın iadesine karşılık Ercan Hava Alanının uluslararası trafiğe açılması teklifi olumsuzluklar içerse de bu konuda başlangıçtır!
SADECE şunu da ekleyim: “Rum tarafı için toprak, dolayısıyla Maraş yada Kuzey’de terk ettiği yerler o kadar önemlidir ki “46 yıldır kapalı olan Maraş’ı sadece müzakerelerden müzakerelere gündeme getirirken; şimdi bakıyoruz “açılması” nedeniyle kaybedeceğinden korktuğu için bugüne kadar asla yanaşmadığı bir takası öneriyor ve Maraş’a karşı Ercan’ın uluslarası trafiğe açılmasına okey diyor! “Toprak” o kadar önemlidir!
***
- MAAŞIN ZARAR VE YARAR OLAYI!
Kısa sürelerle o kadar çok “yeni” hükümet gelip gidiyor ki artık “ne ypacaksınız” diye sormayı bile Abese iştigal görüyoruz.
Hiçbir ülkede böylesi hükümet enflasyonu olmaz. Artık bu kısır döngüye bir çare bulmalı.
Evvela KKTC’i “koalisyon hükümetlerinden” kurtaracak yeni “sistem arayışları” başlatılmalı. Bazıları “seçim barajını yükseltelim” diyorlar ama o zaman da memleket iki siyasi parti monopolüne düşecek!
YANİ bu nüfus ve toplumsal bünyemizle tutun ki “parlamenter sistemimize dayalı yönetim erkimiz, elan sürdürüp götürdüğümüzden öte olamaz!”
Nitekim güven oyu almış olsa da “hadi işbaşına dediğimiz” hükümet iş başı yapamayacak kadar çaresiz ve şaşkın olmalı. Çünkü diğer gelip giden hükümetlerin de karşılaştıklarınca, önlerinde yılların birikimi olan ve çözülmesi gereken yığınla sorun vardır.. Mesela şu Mağusa Limanının iskelesi!
Ki aslında bir “devlet sorunu” değildir. Liman reisliği otoritesi içinde çözülecek kadar basit bir sorundur encak bu ülkede “yüzlerce yetkili makam sahibi varken “sorumlu” olmadığından yıllardır onarımı mümkün olmamıştır.
Nitekim şu anda da memleketin en büyük sorunu ne trafik ve alt yapıdır ne Mağusa limanının İskele sorunudur ne de ölümcül koronavirüstür! Öteden beridir söylediğimizce iki karpuzu bir koltuğa sığdıramadığımızdan en büyük sorun 13. maaşların verilip verilemeyeceği sorunudur. Ki bizzat memleketi yönetenleri de çok yakından ilgilendirmektedir çünkü onlar da bu maaştan nemalanacaklardır..
BUNA karşın tutun ki bu 13. Maaş dediğiniz haktır ama bazı “evlere” “karı-koca” olarak otuz kırk bin lira düşmesi “revayı hak” değildir!
Çünkü bu paralar ne KKTC’nin alın terinin karşılığıdır ne hazinesine akan vergilerin neticesidir! Ne de üretiminden dolayısıyla ihracatından kaynaklı hazinesine düşen paradır!
Sonuçta Ankara’nın katkılarıyla oluşturulup yılda bir defa KKTC’e hediye edilen meblağdır. Devlet de bu meblağı “kamu görevlilerine hediye etmektedir..” ***
PEKİ kaldırılsın mı? Lağıv mı edilsin? İşte sorun!
Çünkü yılda bir defa eğer KKTC piyasası, çarşısı, türlü çeşitli emtia satışı yapan ticari yerleri özellikle tam da yılbaşı arifesinde “bayram havası” yaşıyorlarsa bu 13. Maaş dolayısıyladır..
Yani ne sanıldığı gibi ceplere kilitlenmektedir bu “maaş” ne de banka mevduatları olmaktadır.
Kısaca çarşı pazara akmaktadır. Belki satın alınan bir arabanın bir evin ilk taksidi olmaktadır.. Bir çamaşır makinesi bir buz dolabı bir bulaşık makinesine dönüşmektedir.
Yada yeni giysiler, ayakkabılar haline gelmektedir…
***
O ZAMAN sorulası sorudur: 13 maaşlara devam mı tamam mı?
Doğrusu şu ki yarattığı ekonomik değerler ve (sadece devlet çalışanlarının menfaati gibi görülse de) karşılıklı alış verişlerde insanların daha çok mutlu olmalarını sağlaması ve yılda bir defa hayal edilen emtianın satın alınmasına yardımcı olmasından dolayı; vicdanımın bir yanı sızlasa da 13. Maaşların “devamında” yarar vardır diyorum..
































