Aşağıdaki yazı, Yorgos Kumullis (George Koumoullis) tarafından kaleme alındı ve 19.03.22 günü Politis gazetesinde yayınlanmıştır. Bu türden yazılara Rum basınında pek sık rastlanmaz. (Rumlar arasında kullanılış şekliyle Kıbrıslı, “Rum” demektir.)
Pek çok Kıbrıslı, Rusya‘nın Ukrayna‘yı işgalini Türkiye‘nin Kıbrıs‘ı işgaliyle bir tutuyor ve Avrupa Birliği ile NATO‘nun şimdi Rusya’ya koydukları yaptırımların ve kısıtlayıcı tedbirlerin benzerlerini neden Türkiye’ye karşı uygulamadıklarını sorguluyorlar. Ukrayna’ya karşı yapılan saldırganlığa Batı’nın gösterdiği göz yaşartıcı hassasiyeti, Kıbrıs’a karşı yapılan saldırganlığa hiç göstermemiş olması nasıl izah edilebilir?
İki işgal arasında birtakım benzerlikler olsa da ikisi arasında muazzam bir fark var: Rusya’ya karşı uluslararası bir tepki oluşmuşken, Türkiye örneğinde küresel bir kabul ediş vardı. Dünyada hiçbir ülkenin ama hiçbir ülkenin Türk işgalini kınamaması kimseyi şoke etmemelidir.
15 Temmuz günü işlenen iğrenç suç, yani en hafif deyimiyle “darbe” denebilecek Yunan cuntasının adayı işgali, dünya çapında tepki topladı çünkü bu olay, bir yandan anayasanın açıkça ihlali idi; öte yandan bu, pespaye cuntacı katillerin bir eseriydi. Bu durumda, Türk işgalini kınamak, Yuannidis‘in zalim diktatörlüğünü Kıbrıs’ta temsil eden bir kukla rejimi desteklemek anlamına gelecekti.
O halde kendi kendine, demokrasiye ve insan haklarına saygı duyan bir devlet, Sampson hükümetini ve o hükümeti denetleyen tiranları nasıl tanıyabilir ve onları nasıl destekleyebilirdi? İşte özetle size, yabancıların Türk işgalcilerine gösterdiği hoşgörünün açıklaması. Türkiye’nin kozu, Rusya’nın sahip olmadığı, hukuken kanıtlanmış bir belgeye sahip olması ki bunu bir gerekçe olarak gösterebiliyordu. Yani bizzat kendimizin imzaladığı Garanti Antlaşması‘na göre hareket ediyordu. Bu antlaşmaya göre, anayasanın ihlali durumunda garantörlerden birinin tek taraflı müdahale hakkı vardı. Kısaca söylemek gerekirse, Rus işgalinin aksine, 20 Temmuz’daki Türk işgalinin uluslararası hukuku ihlal etmediği düşünülüyordu. Ne var ki işgalin ardından gelen etnik temizliğin hukuki bir dayanağı yoktu.
Bu arada, “geleneksel dostumuz” Rusya, Temmuz 1974’te sadece kayıtsız kalmakla yetinmedi, Türk işgalini destekledi. Kıbrıs’ın NATO’ya katılma olasılığını en aza indirmek için de oluşan statükonun dondurulmasına katkıda bulundu. Rusya, her zaman Türkiye ile ilişkilerinin dostane olmasını istemiştir çünkü bu türden bir ilişki, Akdeniz’e erişimi sağlama stratejik hedefine hizmet etmektedir. Rusya’nın da tüm devletler gibi kendi çıkarlarına göre politikalar oluşturduğunu ancak hala gözlüğe ihtiyacı olanlar göremiyor. Bu nedenle, Rusya ile Türkiye’nin ilişkilerinin bal kaymak olması, buna karşılık bizim gibi Ortodoks olan Rusya ile ilişkilerimizin çalkantılı olması şaşırtıcı olmamalıdır.
Bazıları, Türk ordusunun 1974 yılından beri adadaki varlığını sürdürmesinin yasadışı olduğunu ve bu olguya dayanarak, bizim de üyesi olduğumuz AB‘nin Türkiye’ye en azından yaptırımlar getirmesi gerektiğini ileri sürecekler. Hele de iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümünden uzaklaştıkları bu günlerde. Ne var ki uluslararası kamuoyunu maalesef ikna edemiyoruz çünkü her ne kadar içinde yanlışlıklar ve ikiyüzlülük bulunsa da Türk askerlerinin kalmaları gerektiği yönündeki anlatıları, uluslararası kamuoyunu etkiliyor, ayrıca uluslararası toplum çözümü istemeyenlerin bizler olduğumuza inanıyor. Peki, bu anlatı nedir? AB’deki bir Türkiye büyükelçisine bir gazetecinin Kıbrıs’ta Türk askerlerinin kalmasıyla ilgili bir soru sorduğunu varsayalım. Vereceği cevap büyük bir ihtimalle şöyle olurdu:
“Türkiye, adanın fiilen Yunanistan ile birleşmesini önlemek için 1974 yılında Kıbrıs’a müdahale etti. Bir çözüm bulunana kadar askeri birliklerini adada bulundurma hedefi koydu. Türkiye Kıbrıslı Türkleri, Kıbrıslı Helenlerin insafına terk edemez. O Kıbrıslı Helenler ki 1960 anayasasını tek taraflı olarak değiştirmişler ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bir Helen Kıbrıs Cumhuriyeti’ne çevirmişlerdir. 1964 ile 1974 yılları arasında geçen on yılda sadece ve yalnız Türk oldukları için muhtemelen soğukkanlılıkla öldürülen 500’den fazla kayıp Kıbrıslı Türk’ün bulunduğunu size hatırlatayım. Bu trajik olayların tekrarlanmasını istemiyoruz. Size ayrıca şunu da hatırlatayım ki barış girişimlerinin sonuçsuz kalmasının tek nedeni, Kıbrıslı Helenlerin uzlaşmazlığıdır. 1974 yılından beri yapılan TÜM barış önerilerini reddeden Kıbrıs Türk tarafı değil, Kıbrıs Helen tarafıdır. Somut olarak Amerikan-Kanada Planı, 1978; De Cuéllar Göstergeleri, 1985; De Cuéllar Planı, 1986; Gali Fikirler Dizisi, 1993; Annan Planı, 2004; Guterres Çerçevesi, 2017 gibi çözüm önerilerini Kıbrıslı Helenler reddetmişlerdir. Bunlara ek olarak, Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın ve tüm Merkez parti liderlerinin söylemlerinden, siyasi eşitliği özünde kabul etmedikleri açıkça görülmektedir. Kıbrıslı Helenlerin bir çözüm olarak öngördüğü ve önerdiği İki Toplumlu ve İki Kesimli Federasyon, Kıbrıs Türk toplumunun bir topluluk olmayacağı ama bir azınlık olacağı bir devlet şeklidir. Asterisk işaretli bir siyasi eşitlik bizi tatmin etmez. Bütün bu gerekçeler göz önünde tutularak vardığımız sonuç, tek çözüm, iki devletli bir çözüm şeklidir.”
Bu durumda, Türklerin anlatısı göz önünde tutulursa statükonun sürdürülmesini sağlayanlardan biri, Türk işgalinden yararlanan Kıbrıslı Helen avantacılar (ve kimleri kastettiğimi anlıyorsunuz), öteki de Türkiye’ye muazzam yatırımlar yapan büyük AB’ye üye olan ülkelerdir. Örnek vermek gerekirse Türkiye’ye en çok ihracat yapan ülkelerden biri Almanya’dır. 2020 yılında Almanya – Türkiye ticaret hacmi 36,6 milyar Avro’ya ulaştı. Bu durumda, AB’nin Kıbrıs’ın hatırı için Türkiye’ye ambargo koyma konusundaki kayıtsızlığını anlamamız gerekir.
































