Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Tutuculuk çözümsüzlüğü nasıl etkiler?

Geçen sene sonunda yayımlanan istatistik değerlendirmelerine göre “Kıbrıs” AB üyeleri arasında en tutucu ülkeler arasında yer aldığı saptandı. (Kıbrıs tırnak işaretleri arasında gösterildi çünkü ölçümler sadece Güney Kıbrıs’ta yapılmıştır.)

Ölçümler Kuzey’de de yapılsa sonuçların üç aşağı beş yukarı aynı çıkacağını sanıyorum. Yok aslında bir birimizden farkımız ama biz Türküz, onlar Rum.

Tutucu olan birileri neyi elinde tutmak ister veya muhafazakâr olan neyi muhafaza etmek ister? Kuşku yok ki alışmış olduğu eskiyi korumak veya elinde tutmak ister. Alışkın olduğu düzenin devam etmesini ister. Dininin, töresinin kılına dokunulmaması için çaba sarfeder. Bazı durumlarda bu türden değerleri korumak için canını bile feda edebilir.

Bir tutucu/muhafazakâr için en büyük düşman, değişimdir. Değişim tehlilkelidir çünkü rahat bozucudur. Değişimden nefret eden çok ilerici gördüm. Halbuki bir ilericinin temelde değişimden yana olması gerektiği farzedilir. Ondan sürekli sorgulaması ve değişimi özlemesi beklenir.

Güney’deki tutuculuğun itici gücü, dindir. Doğumdan ölüme insan hayatını dinsel değerler yönlendirir. Ya gerçekten inandıkları için veya gelenek olması hasebiyle çocuklarını vaftis etmeyen pek az Rum var. Nikâhların büyük bir çoğunluğu kilisede kılınır. İster inan, ister inanma ama papazın önünde diz çökmek ve onun elini öpmek zorundasın. Cenazede de aynı ritüel tekrarlanıyor. Cenaze törenine katılmışsanız papazın elini öpmemezlik edemezsiniz. Kendi başıma geldiği için bilirim. Katıldığım cenaze töreninde papazın elini öpmemek için akla karayı seçtim. (Öpseydim kilise mi yıkılırdı? Yoo, bir şey olacağı yoktu. Ancak bir papazın öpmek için elini insanın burnuna sokan o mağrur halini, elini öperek onaylamak gelmedi içimden.)

Bir piskopos, geçen sene, yaptığı bir açıklama ile bazı Rumları bile şaşkına çevirmişti. Piskopos’a göre, tek bir doğru din var, o da Ortodoksluk’tur. Öteki mezheplere mensup insanlar Hristiyan sayılmazlar. Bu orta çağ kokulu sözleri dile getiren din ulusu, yanılmıyorsam, Limasol piskoposu Athanasios idi. (Cumhurbaşkanlığında ve bakanlık binalarındaki veya okullardaki ve hastanelerdeki ikonlardan hiç söz etmeyelim. Kıbrıs Cumhuriyeti güya laik/seküler bir devlettir.)

Bizde dinsel tutuculuk, o denli yoğun değil. Gerçi yavaş yavaş o da geliyor ya. Ama bizdeki tutuculuğun motoru, ganimetleri kaybetme korkusudur. Ödümüz patlar yağmaladığımız malların elden çıkma ihtimaline. (Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’in Perşembe günkü yazısında okudum. Geçen hafta, sanayici Şaban Gülbahar’ın önderliğinde 21 sivil toplum örgütünün  katıldığı bir yuvarlak masa toplantısı yapılmış. “Kıbrıs’ı Sahipleniyoruz” adlı bu toplantıda Osmanlı döneminde Kıbrıs’taki toprağın %30.2’si evkafa ait olduğu hesaplanmış. Zaman 1878 yılında durmuş gibi bazı hesaplar yapılıyor. Akıl vermek havadan ucuz olduğu için onu da esirgemiyorlar ve %30’un altında toprak önerilirse bunun reddedilmesi gerektiğini ima ediyorlar.)

Halbuki Cumhurbaşkanı Akıncı çözüm formülünün gayet net olduğunu dile getiriyor: “Biz toprak vereceğiz. Buna karşılık eşitlik, yönetimde etkin katılım ve uluslar arası tanınmışlık kazanacağız.”

Her iki tarafta da milliyetçilik tutuculuğu, en üst düzeyde. İkisi de kanlarının temiz ve saf olduğuna inanır, kendilerini üstün ırk sayar ve öteki tarafı hor görür. Buna karşılık, Rumlarda “yenilmişlik travması” varken bizlerde, bir türlü üstesinden gelemediğimiz, “getto travması” bulunmaktadır. Vamık Volkan bunu “kafesteki kuş” durumuna benzetir. Zamanla kafesimize alıştığımız için oradan çıkmak istemiyoruz veya çıkmak için çaba sarfetmiyoruz.

Rumlardaki yenilmişlik travması, onları hayal görmeye sevkediyor. Gün gelecek, Türkiye parçalanacak veya o kadar zayıflayacak ki işgal bölgeleri ele geçirilecektir. Zaten bir DİSİ milletvekili 15 Temmuz gecesi büyük fırsat kaçırıldığını söylemişti. O gece Girne ele geçirilebilirmiş. (O gece Girne ele geşirilmiş olsa bile ertesi günü neler olacağını dile getirmemiş.)

Yokluk ve korku içinde yaşama sonucu oluşan “getto travması” bizi ganimetlerimize dört elle sarılmaya yönlendiriyor. Halbuki ganimet “savaşta ele geçirilen düşman malı” olduğu gibi “ele geçen fırsat” da demektir. Şairin dediği gibi “Ganimet bil bu hüsnüni (güzelliğini) / Ki yel gibi geçer derler”.

İstatistik değerlendirmelerinde dikkat çeken bir başka nokta da “Kıbrıs”ın lise üstü eğitimde AB’de ilk sıralarda olmasına rağmen ömür boyu eğitimde 15. sıradadır. Bizdeki durumun pek farklı olacağını sanmıyorum. Ömür boyu eğitimde belki de daha arka sıralarda yer alırdık. Nedendir bilinmez ama üniversite bittikten sonra kitap okunmaz hatta ve hatta kitaplar ya atılır ya da sobada yakılır.

Her iki taraf da tutucu olduğu için değişimden korkuyorlar. Korkunca da kolaya kaçıyorlar. Her şey yerli yerinde kalsın. Rahatımızı bozmayın. Onlar o tarafta biz bu tarafta. Gel keyfim gel.

İki tarafın benzerlik ve farklılıklarını sıralamak bu yazının sınırlarını aşar. Başaran bizi ansızın “gatövün etmesin”. Ama beceriksizlikte de birbirimizden farkımız yoktur. Ne biri ötekine gülecek konumdadır ne de öteki berikine. Her iki taraf da ulusal hava yollarını batırmışlar ve işletmecilikten sınıfta kalmışlardır.

Ahval-i vaziyet bu iken iki toplumun lideri bu günlerde İsviçre’de Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için cebelleşip duracaklar. Arkalarından itekleyenlerin sayısı kısıtlı. Anneler de pek gönüllü görünmüyor. İşleri gerçekten çok zor. Tanrı yardımcıları olsun.