Geçen hafta ilk yarısını yayımladığımız Mikis Theodorakis’in yazısının ikinci yarısı şöyle:
<< Şimdi de doğal gaz sorununa geçiyorum.
Bir grup arkadaşla birlikte 2012 yılında Yunan hükümetine Doğu Akdeniz’de Yunan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tesbit etmesini önerdik. Milyarlarca Avro değerinde ve Yunanistan’a ait olan deniz altı kaynaklarının korunması için.
Şimdi soruyorum: Niye hiçbir Yunan hükümeti, Yunanistan MEB’ini ilân etmeye cesaret edemiyor? Ben öyle sanıyorum ki ABD ve Avrupa bunu yapmamıza izin vermiyorlar. Profesör Yiorgos Kasimatis’in defalarca vurguladığı gibi, atılacak ilk adımın Memorandum’daki ilgili paragrafın iptal edilmiş olmasıdır çünkü Memorandum gereğince Yunanistan’ın kazandığı bütün paralar doğrudan kreditörlere gitmek durumundadır.
Ancak bir engel olarak Türk tehditinin mevcut olduğunu da kabul ediyorum. Öyle bir adım atmadan önce Türkiye ile anlaşmaya çalışsak o tehdit önlenebilir. Ne yazık ki acı gerçek şudur: Yunanistan MEB’inin saptanması ve deniz altı enerji kaynaklarının işletilmesi, çok yönlü bir sorundur.
Benim kanaatime göre, Türkiye denizle çevrili olmasına rağmen, şu veya bu nedenle ve özellikle de adalarımız nedeniyle deniz altı zenginliklerine erişemediği için kendini sıkboğaz edilmiş olarak hissetmektedir.
Yunan Türk dostluğunun savunucusu olan Konstantinos Karamanlis’in bana şunları söylediğini anımsıyorum: “Eğer (Atina’ya 16 km. uzakta bulunan-BA) Salamis adası ve (Atina’nın 27 km. uzağında bulunan-BA) Egina adası Türklerin elinde olsaydı neler hissediyor olacaksaydık Türkler de aynını hissediyorlar.” Öyle sanıyorum ki Türkiye’nin bu sıkboğaz edilmişlik halini anlamamız ve onlarla müzakere ederek gerçekçi bir çözüm bulmamız gerekmektedir. Türkiye bu durumdan bunaldıkça tehditler savuracak ve denizin altındaki zenginliklere ulaşılamayacağı hesaba katılmalıdır.
Her halükârda bu zenginlik o kadar büyüktür ki Türkiye’yi düşman olmaktan bir ortak olmaya dönüştürmek için çaba sarfetmeye değer. Taraflara ayrılacak pay oranı yapılacak olan müzakerelerde kararlaştırılacaktır. Bu yapılırken de uluslar arası hukuk, hakkaniyet duygusu ve çiğ gerçekçiliğin göz önünde bulundurulması gerekir. Böyle bir davranışın, Türkiye aleyhine cephe oluşturmaktan Helen çıkarlarına çok daha uygun olduğunu addederim çünkü bir savaş durumunda bunun ceremesini Ege’nin iki yakasındaki her iki halk ödeyecektir.
Kıbrıs’ın MEB’ini, haklı olarak, paftalara ayırırken cumhurbaşkanı Bay Anastasiadis’in Kıbrıslı Türkleri bu işe dahil etmenin çok olumlu bir husus olduğunu kale almamış olmasına hayret ediyorum. Üstelik böyle bir davranış, Büyük Ada’ya (yani Kıbrıs’a-BA) temelli bir uzlaşı için büyük bir adım atılmış olacaktı. Şunun şurasında onlar da aynı ülkenin sakinidirler ve onların azınlıkta olması, çoğunluğun sorumluluğunu artırmaktadır. İlerleyip kalkınmak için bütün halklar gibi, adalıların da gerekli dinginliğin oluşturulmasına ihtiyaçları vardır.
Türk tarafının kafa karışıklığını gösteren “özel” Türk gemilerinin mevcudiyeti, yabancı küresel şirketlerle veya ABD donanmasıyla önlenemez. Bütün bunlar geçici kısa süreli çözümlerdir, halbuki Türkiye ile komşuluğumuz kalıcıdır ve değişmeyecek. Türkiye’ye karşı oluşturulan cephenin ülkemiz için sözde elverişli bir konjoktür oluşturduğu ve Yunanistan’ın ABD ve Avrupa tarafından desteklendiği yönünde atılan çığlıklar, tehlikeli riskler barındırmaktadır. Erdoğan’ın veya ondan sonra gelecek olan bir Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin yeniden Amerikan üssü olmasını kabul etmesi halinde ne olacağını bir düşünün. O zaman kaşla göz arasında her şey ters yüz olacak ve halkımızla ülkemiz kendi kaderlerine terk edilmiş olacaklar.
Öyle tahmin ediyorum ki, kendi zenginliğimizden yararlanmak istiyorsak bu son şansımızdır. O zenginlik sayesinde eziyet çeken halkımız ve ülkemiz, hakettiği noktaya gelsin; kendi kendine yeterli, bağımsız ve ekonomik, sosyal ve politik yönlerden kalkınmış bir ülke olsun.>>
XXXXX
Kendisini eleştiren Kıbrıslı gazeteci Mihalis İgnatiyu’ya verdiği yanıtta Yunanistan – Türkiye ilişkileri konusunda Mikis Theodorakis şöyle der:
<<Birincisi: Türkiye komşu bir ülkedir; ülke ve halk olarak her zaman için komşumuz olarak kalacaktır. Ulusal çıkarlarımıza halel getirmeden bu ülkeyle barış içinde yaşamalıyız.
İkincisi: Komşu ülkede beklenmedik gelişmeler yer almaktadır. Bunlara karşı hazırlıklı olmamız gerekmektedir. Bu gelişmeleri görmezlikten geldiğimiz veya onları küçümsediğimiz için geçmişte Küçük Asya’yı ve Kıbrıs’ın yarısını kaybettik. O zamanki durumları ne Yunanistan’da ne de Kıbrıs’ta vakitinde halkımızın çıkarları doğrultusunda kullanamadık.
Üçüncüsü: Her iki olayda da büyük “müttefik” dostlarımız tarafından ihanete uğradık.
Dördüncüsü: En sonunda tamamen yalnız olduğumuzu anlamamız gerekir. Stratejik ve taktik planlamalarımızı bu gerçeklik temeli üzerine oturtmalıyız.
Beşincisi: Geçmişte Mussolini’nin İtalyası, Hitler’in Almanyası ve şimdi de Türkiye’nin milliyetçileri gibi bizden üstün güçlerle karşılaştığımız zaman ülke bütünlüğü için canımızı feda etmemiz gerektiği konusunda hemfikiriz.
Bu beş husus göz önünde tutularak doğal gaz konusunu gerçekçi bir açıdan değerlendirelim. Yanıtlamamız gereken en önemli soru şudur: Bize ait olan ve uzmanların trilyonlarca Avro değerinde olduğunu hesap ettikleri deniz altındaki zenginliği işletmek için Türkiye, Yunanistanı engelleyebilecek güçte mi?
İtiraf edeyim ki farklılıkların giderilmesi fikrini kafama sokan konu, bu muazzam zenginlikti. Yeter ki bunu elde edelim. Sadece Türkiye’den değil, ondan daha önemlisi, bunu elimizden kapmak için fırsat kollayan büyük güçlerden. Daha önce de işaret ettiğim gibi, Avrupa bankalarının Avrupa ekonomisinin sadece %2’sini oluşturan bizimki gibi bir ekonomiden etkilenmeleri mümkün değildir. Bize diz çöktüren son kriz, benim kanaatıma göre, sadece ekonomik değildir. Özel olarak ve yalnız Yunanistan için geçerli olan Memorandumlardaki koşullar, ekonomik olmaktan çok, bizleri ülke ve halk olarak sıfırlamak amacını gütmektedir. Ulusal bağımsızlık ve ulusal zenginliğimizi onlara mecburi teslim etme örneğinde olduğu gibi. Bu korkunç tehlikeyi görmemek için insanın kör olması gerekir. Korkak ve teslimiyetçi bir organları haline dönüşmüş ve boyun eğen bir halkımız olmalı ki deniz altı tüm zenginliklerimize el koyabilsinler.
Vatanseverlik menüden yemek seçmeye benzemez. Tüm tehlikeleri hesaba katmayı ve onlara karşı gelmeyi gerektirir. Özellikle de güvenilmez dostlarımızdan gelenleri. Onlar en tehlikeli tehlikelerdir.>>
































