Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Türkiye’nin İç – Dış Politikası ve KKTC!

Türkiye’nin “ulusal çıkarlarını” gözeten bir dış politikasının olup olmadığı her zaman sorgulanmış, ilkesinin ne olduğuna cevap aranmıştır!

Mesela Türkiye’de dünyada emsali görülmedik bir siyasi avantajla on dört yıl gibi uzun bir süre tek parti iktidarı olan AKP’nin bu avantajını iç ve dış politikasında ne kadar başarılı çalıştırdığı hâlâ tartışılırken; görüldü ki AKP’ye böylesi demokratik bir parlamenter sistem yetmemiş, “başkanlık sistemine” geçmiştir!

Olayı sadece “rejim değişikliği” olarak görmek mümkün değildir. Çünkü Parlamenter sistemden Başkanlık sistemine geçerken ne at değişmiştir ne araba! Kısaca Erdoğan memleketi kendi siyasi partisi ve inandığı arkadaşları ile tek başına yönetmek için “yürütmeyi ve yargıyı” şahsında toplayacak bir düzenleme ile “Başkanlık Sistemine” geçmiştir. İddiası ise şudur:

Meclis ülkenin ilerleme ve kalkınmasında gerekli olan yasa ve politikaları üretememekte, kısır siyasi partiler tartışmaları ile zaman boşuna harcanmaktadır!

Oysa “Başkanlık Sisteminde”  tek siyasi irade Erdoğan olacağı için bundan sonra, “biz beraber yürüdük bu yollarda” şarkısına uygunluğunca “arkadaşları” ile Türkiye’yi uçuracak!                                                         Nitekim referandum sonuçları açıklanıp da Erdoğan “başkanlığı” resmen kazandığında ilk yaptığı, yüzünü AB’ye dönüp (seçimlerde mühürsüz oy pusulaları kullanılmasının kabul edilemez olduğuna yönelik açıklamasından dolayı AGİT’e, “sen kimsin yavu”  diyerek dersini vermek olmuştur!

Ya eski Erdoğan çok mu farklıydı?  İşte buraya geleceğim çünkü siyasi kaderimizle varoluşumuzun tek güvencesi durumundaki Türkiye artık “Başkan”ı  Erdoğan’la birlikte bizim için çok daha önemlidir. Hem  kafasında kurguladığı henüz bilmediğimiz “projelerini” gerçekleştirmeye çalışması yönünden hem de Kıbrıs’a nasıl bir siyasi gözlükle bakıp nasıl bir elbise giydirmek istemesi yönünden! Ve bunların ne kadar sağlıklı yahut sağlıksız olduğunu o zaman göreceğiz!

UYUM POLİTİKASI: Türkiye bugüne kadar  iç ve dış siyasetini hem Türkiye hem de Kıbrıs açısından  geleceğini gözeten bir ulusal “program dahilinde” mi saptamaktadır?

Çok kısaca diyoruz ki “eğer öyle olsaydı çözümsüzlük  42 yıl uzamaz, üstelik sorun gitgide çetrefil bir hal almazdı!

Bu yargıya vardığımızda anlıyoruz ki Türkiye’nin “iç ve dış politikaları” birbirlerinden kopuk, ulusal çıkarlarını kapsamayan bir  yörüngededir!

Nitekim Türkiye “en hacimli  dış ticaretini AB ile yapmaktadır.. TC’den sonra   en çok Türk nüfus AB ülkelerindedir. Demokratikleşme sürecinin kriteri AB’dir.

       Buna karşın Erdoğan’ın  en çok kavga ettiği de AB olmaktadır! Üstelik gönülleri kırarak!

Oysa Rum ve Yunanistan da AB üyesidirler ve AB’ye dayalı politikalarıyla Türkiye karşısında yerlerini almaktadırlar. Sormak istiyoruz kim daha itibarlıdır?

Kısaca söylediğimiz şudur: “Eğer Erdoğan’lı Türkiye dış politikasını iç politikasına katık yapmaya devam ederse bırakın çözümü, bir gün bu adada   varlığımızı bile  kurtarmakta çok zorlanacağız!


       SIKIŞTIKÇA SIKBOĞAZ OLUYORUZ!  

       Geçen gün yazımı yazdıktan sonra da “nasıl bir devlet” sorusuna cevap aramaya devam ettim!

Mesela iktidara gelen siyasi partiler misyonlarına göre mi?

       Devletçiliğe yahut serbest piyasa ekonomisine dayalı mı?

Militarist bir devlet anlayışı mı? Yoksa Başkanlık sistemi ile kaim bir devlet mi?

Veya çok klasik ifadesiyle “Kıbrıs Türk Ulusal Devleti” mi?

       HİÇ BİRİ DEĞİL: Dönem dönem iktidara hangi parti gelirse “o partinin devleti! Mesela ya  CTP-DP koalisyon  Hükümeti ile kaim devlet ya   UBP devleti!

       Oysa adına “devlet” denen siyasi olgu bir “yaşama iradesini” ifade eder…  Toplumlar yok olup gitmemek için “devlet” olurlar.. Bu konuda en büyük irade ile örnek de “Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti” devletidir..

KKTC devleti kurulurken bunları keşfetmedi! Hepsi de elinin altında yazılı ve görsel olarak “ilmi hukuku” ile vardı, yaptığı bunlardan yararlanarak Anayasası ile devlet kurması oldu!  Şikâyetçisi olduğumuz devlet bu devlettir, çünkü “kuruluş amaçlarına ulaşamaması bir yana, sahiplik konusunda da  “sahipsizliğin” devletidir! Çünkü:

DEVLET SIKIYOR! Siyasi sorunu, müzakereleri bir kalem geçin! Onlar “KKTC’i “siyasi yönden yeniden yaratmak için değil, Rum tarafı ile nelerin paylaşılacağının masada süregelen pazarlığıdır!”

Biz günlük hayatımızın dirlik ve düzenlerinden sorumlu devletten söz ediyoruz!

Ki artık memleketin trafiğinde kaza yapmadan yahut strese girmeden arabanızla bir yerden  bir yere gidemez, sıkışır kalakalırsınız!

Devlet dairelerinin kapıları önünde yığılır, yığıldıkça sıkboğaz olur, neden 80 milyonluk Türkiye’nin bile yıllar önce üstesinden geldiği hantal bürokrasinin bizde hâlâ  devlet sistemi olarak sürdürüldüğüne şaşıp kalırsınız!

Hastahanelerde sıkışır, bankalarda sıkışır, okullarda sıkışır, soluk alamayacak durumlara düştükçe 40 yılı aşkın süredir oluşturulamayan sistemlerden yakınırsınız!

İktidarlar uygulayamadıkları plan programları ile sıkışırlar! Yapacağız dediklerini asla gerçekleştiremeden iktidarı devretmek zorunda kaldıkları için sıkışırlar!

       İnsanlar artık nefes alamayacakları apartmanlar arasında sıkıştıkça ayaklarının basacağı tek karışlık toprak kalmadığı için bir daha sıkılmakta, “of be” demek için başlarını gökyüzüne kaldırdıklarında yine o apartmanları görüp beterince sıkılmaktadırlar!

       İnsanlar çok sıkılmaktadır: Artan uyuşturucu  ve illegal olaylardan, bir baştan bir başa memleketin rant ekonomisine boğulmasından, yağmadan, kanunsuzluklardan, çetelerden…

Kıbrıs Türk halkı çok ama çok fena sıkışıyor, sıkboğaz oluyor!

Ve tam bu sırada memleketin Başbakanının  yapacak hiç işi kalmadı, en mesut anında olması gerekir, kızının diploma törenine giderken hem kendinin hem de halkın canını sıkıyor ki KKTC devletinin canı çıksın!