Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

TÜRKİYE’NİN GARANTÖRLÜĞÜ KAÇINILMAZDIR: (ÇÜNKÜ BÖLGE GÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDEDİR!)

“KKTC liderliğinin” (tüm siyasi parti başkanları ile Cumhurbaşkanı ve etkin yetkin politikacılar)  bölgedeki ve Güney’deki uluslar arası ilişkileri ne denli dikkate aldığını, alıyorsa nasıl değerlendirdiğini  bilmiyoruz.
Mesela: 11 Şubat 2015’de müzakereler başlarken  Suriye’de, İrak’ta, İran’da, Türkiye’nin Güneydoğusunda durum vaziyetler bugünkü gibi değildi.
Mesela: Henüz Rusya dünyanın gözlerinin içine baka baka ve meydan okuyarak Akdeniz’e inmemiş, Suriye’de üs kapmamıştı. Ve Türkiye ile henüz kapışmamış hatta dostluk bile tazelemişti.
Mesela:  Türkiye henüz Amerika ile dalaşa girmemiş hatta İncirlik üssünden kalkan uçakların İşid’i vurmasına cevaz vermişti.
Mesela: Henüz Amerika  “PYD’ı (Demokratik  Birlik Partisi)   Türkiye’nin aksine PKK uzantılı terör örgütü olarak kabul etmediğine yönelik bir  yeni politika geliştirmemişti!
Mesela: Güney ile askeri anlaşmalar yapan Rusya’nın   Türkiye ile  arası açılmamış, ciddi krize dönüşmemişti!
Mesela: Mülteci krizi AB’nin başını hiç bugünkü kadar ağrıtmamış, Türkiye hiç bu kadar bunalmamıştı!
Mesela: Doğu Akdeniz’deki gazın AB’ye nakli konusu bugünkü kadar çetrefilli hale gelmemişti!
Mesela: Kıbrıs’ta başlatılan  müzakerelerde bugünkü kadar   çözüme ilişkin olumsuz  şüphelere düşülmemişti!
Mesela: Döviz hem TC’yi hem de KKTC’yi hiç bu kadar vurmamıştı!
Ve Kıbrıs Türk’ü hiç bugünkü kadar “var oluş” sürecinde güvenlik kuşkusu duymamıştı! Çünkü:
DENGELER BOZULDU: Kıbrıs ateş çemberi içindedir ve “bize bir şey olmaz” demek artık mümkün değildir!   Bölgemizde hızla değişirken bozulan, bozulurken çok daha vahim savaşları haber veren militarizmin bombaları artık çok yakınımızda patlıyorlar!            Ve artık Kıbrıs’ı çözümle Akdeniz’in  gül bahçesi yapma hayalleri yukarıda kırıntılarını yazdığım olayların gelişmeleri nedeniyle  o kadar kolay değildir. Hatta artık AB’nin bizatihi kendisi de Ortadoğu’daki savaşlardan, mülteci sorunundan mutlaka nasibini alacaktır, zaten almaya başlamıştır! Dolayısıyle:
İŞTE SENARYO: Türkiye terör örgütüdür dediği ve PYD’nın askeri kolu olan YPG’yi Fırat’ın Batısına geçtiği için  durdurmak isterken Rusya ile hem havada hem de karada karşı karşıya gelse… NATO nasıl bir müdahalede bulunur bilemeyiz… Gelişmeleri, sonucun ne olacağını da bilemeyiz…
Soru: Fakat bu dalaşma sonucunda bölgede kopacak kıyameti fırsata dönüştürmek için Rum tarafı şu veya bu uyduruk nedenle Kuzey’e askeri müdahalede bulunamaz mı?   Ki tüm adayı yutmak sevdasında böylesi saldırısı da ilk olmayacaktır! 
Bu nedenle diyoruz: “Türkiye’nin garantörlüğü kaçınılmazdır ve en azından KKTC liderliğinin bu konuda bir ortak ulusal görüşte birleşmesi gerekmektedir…
     **********  

    İŞTE ASIL BARIŞÇI YAKLAŞIM: (BİRİKİM ÖZGÜR’ÜN ÇAĞRISINA KULAK VERİN!)  

   Suyun Ankara’da uzlaşı ile sonlanmasından sonra  CTP-UBP Koalisyonu tarafından da hale yola bağlanması için görüş birliğine varılması tabi ki sevindiricidir. Çünkü olay Birikim Özgür’ün de vurguladığı gibi Kıbrıs tarihinin en büyük olayıdır. Aslında bölgemiz  Suriye ve İşid savaşları ile  gelişen kanlı dönemler anaforuna girmesiydi TC’den ve deniz altından borularla akan bu su dünyasal bir olay haline gelirdi.
Ne var ki şu “acı gerçeği,” gelecekte benzeri olumsuz gerçeklerle karşılaşmamak için görmekte yarar vardır. Nitekim ne diyor Özgür:
“…4-5 yıl içinde suyun dağıtımı için 600-700 milyon TL civarında altyapı yatırımı gerçekleştirilecek…”
Şimdi düşünün: Bu su TC’den KKTC’ye borularla hem de denizin altından 4 yılda geldi. Şimdi KKTC’deki alt yatırımı için 4-5 yıl gerekiyor! Üstelik öyle milyarlarca lira da değil. Topu topu 600 milyon lira maliyetli! Oysa o borular deniz altına döşenirken KKTC’de de alt yapısı tamamlanabilirdi. Fakat bunun için aynen  bugün olduğu gibi “iki ayrı hükümet” dediğiniz KKTC ile TC hükümetlerinin     masaya oturmaları suyun yönetiminden altyapısına kadar ciddiyetle anlaşmaya varmaları gerekirdi. Ki dönemin UBP hükümeti “yönetimi” konusunda bunu yapmıştı ama bugün de ortaya çıkan olanca eksiklikleri ile!
NEDEN ÖYLE OLDU:   Yahut neden Türkiye ile ilişkilerde  hep benzeri sürtüşmeler yaşanıyor! Hatta neden “Rumla bu adada federal bir devlet oluşturmak için siyasetin tüm argümanları kullanılır, birleşik Kıbrıs efkârında türlü çeşitli politikalar, ikili ilişkiler oluşturulurken; TC ile ilişkilere gelindiğinde kavga kıyamet kopar?” Mesela KKTC-TC Mali ve Ekonomik Protokollerinden hiç biri bugüne kadar uygulanmadı! Sonuncusu da imzada bekletilmekte!  
İNANÇSIZLIK: 1974’den sonra Kuzey’de devleti kuran insanlarımız için Türkiye sevabıyla hatasıyla hem kurtarıcıydı hem de velinimet.. Anavatan da denirdi, şükran da sunulurdu!
Fakat bir gün bir ses işitildi: “Ne seni, ne askerini, ne paranı, ne de memurunu istemiyoruz. Çek git…” Kırılma öyle başladı… Paylaşım ve rant kavgasından kopan, “Kıbrıslı-Türkiyeli” deyişlerinde geliştikçe büyüyen kamplaşmaların dönemleri…  Tartışmalar hâlâ devam ediyor ki “suyunu da istemeyiz” aşamasına gelinceye dek! Tam bu gelişmeler yaşanırken:
ÖZGÜR “DURUN” DEDİ!  Ve ekledi: Sadece su yetmez. TC ile KKTC arasında tesis edilecek bir elektrik kablo hattı da istiyoruz… Ve izah etti:
Eğer Doğu Akdeniz’de Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail enerjinin kullanımı konusunda işbirliği yapmak için uzlaşmaya varmışlarsa hatta İsrail ile Güney arasında elektrik kablosu hatlarının çekilmesi projesi gündeme gelmişse ve bu enerji anlaşmaları bölgede Kıbrıs’ı da içine alacak bir yeni barışçı ortam yaratacaksa KKTC neden bunun dışında kalsın? Neden Türkiye’den kablo ile elektrik akımı sağlanmasın?  Hatta neden doğal gaz elektriğe dönüştürülerek TC üzerinden AB’ye taşınmasın?
İşte size kan revan içindeki bölgede kardelenler gibi açan bir barış ve işbirliği çağrısı!
Bu da bir inançtır: “Askerini de suyunu da  paranı da al git”  demek yerine; elektriğini de isteriz demek.. Dahası bu elektriği bölge barışı için paylaşmak isteriz demek… Devlet olacaksak devlet gibi davranmayı da  politika yapmayı da öğrenmek zorundayız…