Geçen gün “Köşemden” Anastasiadis’li Rum liderliğinin “Güven Yaratıcı Önlemler” silsilesinden neleri önerdiğini aktarmıştım.
Tabii bu tip haberlerden, Rum basınından bizim basına aktarıldığı oranda haberdar oluyoruz! (Bu sorunu çözmek mümkün olmadı. Aksine Türk liderliği Rum liderliğini müzakerelerle ilgili gelişmeleri basına sızdırmakla suçlamaktadır!)
Yine Rum basınına göre Eroğlu’nun Rum tarafına yönelik GYÖ’lerle ilgili önerileri şunlarmış:
TC’den Kuzey’e akıtılacak suyun Güney’e de verilmesi için işbirliği yapmak… Keza Hidrokarbon konusunda da işbirliğine gitmek… Karşılıklı olarak her iki tarafta da araç sigortalarının kaldırılması… Güney’deki Rum ürünlerinin KKTC üzerinden TC’ye ihraç edilmesi olanağının yaratılması… Lefkoşa, Mağusa, Larnaka’ya ortak turlar düzenlenmesi… Eğitim kültür gibi ortak etkinliklerde “bölücü tutumlardan” kaçınılması… Türklerin Güney’de istedikleri camilerde ibadet etmelerine fırsat tanınması… KKTC aracılığı ile Güney’e Türkiyeli turist çekilmesi… Beşparmaklar’daki Rum’dan kalma 25 mayın tarlasının temizlenmesi… Liderlerin Kayıp Şahıslar Komitesi Antropoloji Laboratuvarı’na birlikte ziyarette bulunmaları…
Görüldüğü gibi Anastasiadis’in “Türk askerlerinden beş on bin kişinin çekilmesi, Maraş’ın iadesi, Türk tarafının da kendi kodu olan +375’i kullanması gibi kapsamlı çözümün konuları olması gereken sivri uçlu önerilerine karşın; Türk tarafının önerileri, hemen uygulamaya konacak kadar Güven yaratıcı önlemler içeriyorlar.
Üstelik bu öneriler bugüne kadar “şahin” olarak nitelediğimiz Eroğlu tarafından sunuluyor ki buram buram “barış” kokulu… Tutun ki “iki ayrı bölgedeki iki halkı kaynaştırma girişimleri. Samimi ve yapıcı…
Desek ki: Hem Rum tarafının hem Türk tarafının önerilerinin bir kısmının bile gerçekleşmesi, inanıyoruz ki “GYÖ’lerin lafzına uygun olacaktır.”
“Fakat” diyerek ekleyeceğiz: Mesela Maraş iade edilmezse bu önerilerin tümü de geçersiz mi olacak? Olacaksa büyük kayıp! Çünkü olağan çözümsel koşullarda bile Kuzey-Güney gerçeği söz konusu oldukta iki bölge arasındaki “iş ve güç birliktelikleri” üç aşağı beş yukarı benzer önerilerden farklı olmayacaktır. O zaman neden zaman kaybedilsin ki? Diyelim ve “hedef çözümdür” diyen Eroğlu’na gelelim.
EROĞLU YENİ YOL HARİTASINDA ISRAR EDİYOR: Önce vurgulayalım ama: Müzakereler sürecinde Türk liderliği sık sık “ilerleme sağlanamamasından” yakınır, çok iyimser Dışişleri Bakanı Özdil Nami bile zaman zaman bu yakınmalara katılır, Rum tarafı geçmişte uzlaşmaya varılan konuları yok sayarak yeniden masaya koymak isterken Türk tarafı buna karşı çıkar, Rum “olamaz” derken Türk liderliği “dönüşümlü başkanlıkta” falan ısrar eder, ABD Başkan Yardımcısı Biden masadaki Türk Rum liderlerini baypas ederek “sorunu bizzat kendisinin Erdoğan’la birlikte çözeceğini” falan söylerken…
Sn. Eroğlu’nun “hedef çözümdür” demesini doğrusu çok da iyi anlayamıyoruz! Buna karşılık artık “zaman” konusunda ısrar etmediğini “beş adımlık yol haritası ile” aşama aşama çözmeyi yeğlediğini anlıyoruz ama!
KISACA: Anladığımız şu oluyor. Kısa sürede çözüm olmayacağını biliyoruz. Neyse ki Ortadoğu yanarken siyasi yönden sorunlu bir ada olmamıza karşın “savaş” olmayacağını da biliyoruz ve buna en büyük “talihimizdir” diyoruz. En azından bir Filistin olmadığımıza şükredebiliyoruz.
**********
VUR VURANA DÖNEMİ (VUR ABALIYA)
İsrail Filistin’i vuruyor! (Çocuklar ölüyor, evler barklar yıkılıp yanıyor ve 1947’den beridir devam eden İsrail-Filistin davası dereler gibi akan kanlar pahasına devam ediyor. Fakat ne Filistinlileri vatansız bırakırken “biz Arapları bin kez yeneriz fakat onlar bizi bir kez yenerlerse bu topraklarda barınamayız, mahvoluruz” diyen Yahudi ne de “biz vatanımıza kavuşmak isteriz” diyen Filistinliler, 67 yıldır İsa’nın Musa’nın Müslümanların topraklarında tek bir gün barış ve huzur yüzü görmediler! Kısaca İsrail gaddarca vuruyor!
Sıcaklar fena vuruyor! Benim kadar sıcakları seven var mı bilmiyorum. Sıcak demek su demek, deniz demek, akıtılan terlerle serinlemek demek… Bu yaz mevsimi ilk kez sıcaklardan bunaldım. Herkesleri vurduğunca beni de beni de vuruyor. Üstelik serinleyemiyorum da. Demek ki “meğer elbiseymişim, eskidikçe değişen!”
Kuraklık fena vuruyor! Hayvancıyı, çiftçiyi, kuyularında bir damla suyu kalmayan bahçecileri sebzecileri kuraklık fena vuruyor! Toprağa bağlı insanlar çalışma şevklerini kaybetmişler. Artık ter bile akıtmıyorlar topraklarına. Çünkü kuraklık fena vuruyor!
Borçlar fena vuruyorlar: Bir yandan yurttaşın bankalara kredi kartlarına borçları öte yandan orta ölçekli iş insanlarının, esnaf ve zanaatların borçları. Alacaklılar kapılarda borçlular feryatta! Borçlar fena vuruyorlar!
Pahalılık fena vuruyor: Artık petrol fiyatları rutine bağlandı. Hep yukarı! Yiyecek içecek, et, balık fena yakıyor! Yazda giyim kuşam yok düğünler var yerine bazen fena vuruyor!.. Günlük harcamalar gitgide katlanıyor, katmerleniyor. Pahalılık fena vuruyor fena!
İşsizlik fena vuruyor: CAS çalışanları çaresiz kalmış perperişan! Üniversiteyi bitirenler bet ofislerin müdavimleri olmuşlar işsizlikten. Devlet dairelerinde zaten ezeli ve her halde bu gidişle ebedi gizli işsizlik” vardı berdevam! İş yok! Olsa geçindirecek maaşı yok! İşsizlik fena vuruyor!
İşveren işçiyi vuruyor: Çok eski drama! Çalışan değil çalıştıran kazanıyor. Emek veren değil, emeği sömüren şişiniyor! Ter akıtan değil, teri akıttıran kâr ediyor! Ölenler değil, kalan sağlar var oluyor! Kısaca emeği fena vuruyorlar.
AŞK FENA VURUYOR. Bir yandan da sıcaklar var! Cehennem ateşleri gibi sarıyorlar. Ve sonunda “Samanyolu” şarkısı ile kaçınılmaz son geliyor! Düğün dernek derken, birinci yıl gelin söylüyor koca dinliyor, ikinci yıl koca söylüyor gelin dinliyor, vakta ki hem gelin hem koca başlıyorlar söylemeye, işte o zaman da “ayrılık” vakti geliyor! Aşk fena vuruyor fena!
**********
KISACA TAKILDIKLARIM: (OOO, CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ DE GELMİŞ!)
Ne güzel müzakerelerle, yerel seçimlerle, “Güven Yaratıcı Önlemler”le, CAS çalışanları ile falan oyalanıp gidiyor, biri piyasadan çekilse ötekilerle idare ediyorduk. Derken aslında bugüne kadar gönülleri yakarken kafalarda denklemleri kurulmasına karşın kimselerin renk vermediği Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, Başaran düzgün “küt” diye milletin önüne atarak yeni bir gündem başlattı.
Tabii Başaran Düzgün’nün nisan ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak olası adayların isimlerini ortalara sermesinin nedeni, Eroğlu’nun NTV’ye verdiği mülâkatta, kendinden başka kim müzakereci Cumhurbaşkanı olursa Rum’a ödün vereceğini iddia etmesiydi ama “gündem gündemdir!” Nitekim başta Talat olmak üzere Cumhurbaşkanlığı adaylığı için öteden beridir adları geçenler artık “deşifre olduk” diyerek açık seçik meydana düşeceklerdir. Mesela Siber, Özersay, belki Nami, yahut aldatırlarsa ve aldanırsa Akıncı gibileri…
Pekala ama Cumhurbaşkanlığı neden siyasi sorunla bu kadar özdeşleşiyor? Bu da bize özgü bir “yönetim” biçimi.
Eğer bir ülkenin uğraşılacak ekonomisi yoksa..
Turizmi nanaysa!
Tarım hayvan sektörleri baştan kara etmişse!
Sağlık ve eğitim sorunlarını çözememişse!
Zaten devlet olarak tanınmadığından devlet işlevine sahip değilse!
En önemlisi Türkiye sayesinde yaşıyorsa, falan!
Geriye ne kalır? “Cumhurbaşkanı’nı müzakerelerde etkili ve yetkili kılarak, bu en yüce makamın hiç olmazsa “etkin ve yetkin oluşunun” prestijini kurtarmak. Öyle de oluyor! Ha “müzakerelerde başarıya ulaşmak?” Halâ o kadar önemli değil ki Amerikan kovboyu Biden, siz kenara çekilin biz Eroğlu ile bu işi çözeriz” diyebiliyor!
































