PoliSinema

THE POST filminin düşündürdükleri


Steven Spielberg’in geçtiğimiz yıl vizyona giren filmi “The Post” hem medyanın işleyişini anlamak hem de ifade özgürlüğünü yeniden düşünmek açısından önemli bir film oldu. Meryl Streep’in The Washington Post gazetesinin sahibi,  Amerikan ilk kadın medya sahibi Katherine Graham’ı,  Tom Hanks’in ise o dönemde henüz yerel bir gazete olan The Washington Post’un genel yayın yönetmeni Ben Bradlee’yi  canlandırdığı film, 30 yıl süren Vietnam Savaşı ile ilgili yine Amerika Birleşik Devletleri resmi kurumları tarafından hazırlanan ve devlet sırrı olarak halktan saklanan gerçeklerin, Pentagon belgelerinin, önce The New York Post sonrasında ise The Washington Post gazeteleri tarafından halkla paylaşılma kararlarını ve yaşanan hukuki süreci anlatıyor. Film, özelde The Washington Post gazetesinin hikayesini anlatırken, genelde medyanın ekonomi politiğini, devlet medya ilişkisini anlama, savaşların medya tarafından nasıl manipüle edilebildiğini ve ya medya aracılığıyla  nasıl meşrulaştırılabileceğini, gösteren önemli bir arşiv filmi oldu.

Yetin Arslan
Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı
[email protected]

Filmin 2017 yılında çekilmesi de rastlantı değil. Spielberg’in bir röportajında[i] 1971 ve 2017 yıllarını anlatacak bir aciliyet hissettiğini çünkü bu yılların çok benzediklerini söylemesi de rastlantı değil. Aynı röportajda  Spielberg hedef kitlesinin son dönemlerde gerçeğe hasret kalan izleyiciler olduğunu da vurguluyor. Filmde, özgür medya mesajı öne çıkarken, dönemin ABD başkanı Nixon ile basının Amerikan cumhuriyet tarihinde ilk kez karşı karşıya gelişi vurgusu da yapılıyor. Son dönemlerde, ABD başkanı Trump’ın medyayı hedef alan “yalan haber” açıklamaları, muhabirleri güvenilir olmamakla suçlamasına cevaben filmde muhabirlerin önemli kişiler olduğu vurgusu ile yapılıyor. Filmden kısacık bir anekdot hatırlayacak olursak : Gizli belgeleri taşıyan kurye gelir ve muhabire sorar? “Önemli biri misiniz?” O da “sıradan bir muhabirim” diye cevap verir. Kurye paketi bırakır ve uzaklaşır. Ve filmin esas hikayesi başlar. Aslında kısacık bir sahne filmin içerisinde gazeteciliğin ne kadar önemli bir meslek olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Zaten ünlü yönetmen,  bu filmi yapma aciliyetinin de Trump yönetimi olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Bu yazıda, filmde öne çıkan üç konuya değineceğim: Filmin motivasyonunu da oluşturan ifade ve basın özgürlüğü, kadının medya profesyoneli olarak varolma mücadelesi ve filmle birebir ilişkisi olmasa da izlerken ister istemez düşündüğümüz yeni medya ile değişen haber anlayışı.

Film, sadece ABD’de yaşanan medya devlet ilişkisinin altını çizmiyor bizi kendi yaşadığımız zamanda ve coğrafyada bu ilişki üzerine düşünmeye davet ediyor. Birçok film gibi kendinden ötesini anlatıyor, Amerikan basın ve savaş tarihinin önemli bir dönüm noktasını anlatırken aslında bizim kendi “hikayelerimizi” düşünmeye davet eden bir rehbere dönüşüyor.

***

Filmin mesajı açıktır. Medya özgür olmalıdır. Basın özgürlüğünü merkezine oturtan filmi incelerken İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hatırlamakta fayda var. İnsan Hakları Evrensel metninin 19. Maddesine göre: Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen hala daha ifade özgürlüğü hakkını savunmak durumunda kalmak İnsan Hakları açısından hem düşündürücü hem de üzüntü vericidir. Spielberg gibi önemli bir yönetmenin bu konuda film yapma “ihtiyacı” ya da bu konuya dikkat çekme ihtiyacı da bu konunun öneminin altını çiziyor.

İfade özgürlüğü düşünce özgürlüğüyle birebir ilişkilidir. “Düşünce, düşündüğünü ifade etmek insanın doğasına özgü bir temel özelliktir. İnsanlar düşünen, konuşan ve öykülerini anlatarak var olan hayvanlardır. Bu öykülerden bazıları gerçeği, bazıları da hayali şeyleri anlatır. Bizler bu öyküler sayesinde birbirimizi tanırız. Düşüncenin ifade edilmesi özgür olmalı. Düşünce özgürlüğü yoksa, başka özgürlükler de olmaz” diye devam etti[ii]. Rusdie aynı röportajında düşünce özgürlüğünün ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklılaştırma yaklaşımına da karşı çıkar. Tüm insanlık için geçerli olduğunu söyler.

İfade özgürlüğü diğer özgürlüklerle de birebir ilişkilidir. AİHS’den kaynaklanan başka hakların korunması açısından merkezi bir rol oynar[iii]. İfade özgürlüğü olmadan diğer özgürlüklerin de konuşulması, tartışılması düşünülemez.

Ülkemizde ve dünyada muhalif sese olan “toleransın” gittikçe düşmesi ifade özgürlüğünü tartışmayı doğuran bir etkendir. İfade özgürlüğünden konuştuğumuz zaman ilk akla gelen mottolardan birisi ki The Post filminde de karşımıza çıkıyor “medya yönetenlere değil, yönetilenlere hizmet etmelidir” mottosudur. The Washington Post gazetesi The New York Times’ın ardından gizli Pentagon belgelerini “Hükümetin Seçim Öncesi Pentagon’daki Vietnam Belgeleri” manşetiyle çıktığı zaman mahkemenin kararı 6’ya 3 gazetelerin lehinedir. O dönemde alınan bu karar Amerikan basın özgürlüğü için atılmış önemli bir karardır. Yargı kamunun bilgi edinme hakkından yana taraf olur.

Film, geçmişe gönderme yaparak verdiği mesajı açıkca izleyiciye iletmektedir. İfade özgürlüğü, dolayısıyla basın özgürlüğü, iletişim özgürlüğü demokratik bir toplumun olmazsa olmazıdır. Basın toplumsal illeyişin ayrılmaz bir parçasıdır ve halkın dünyada neler olduğunu bilmeye hakkı vardır. Bu film gazetecilerin devletin halkın bilmesini istemediği haberleri anlatmasıyla ilgilidir. Bu da gazetecilerin işidir. [iv].

Haziran ayında ara bölgede Avrupa Birliği ve Sivil Alan’ın ortaklaşa düzenlediği “İfade Özgürlüğü” konferansına konuşmacı olarak katılan Hukukçu Fikret İlkiz, tartışmalı manşetiyle ifade özgürlüğü konusunda gündemi hareketlendiren Afrika gazetesiyle ilgili soruya verdiği cevapta bir kaç kez tekrar ediyor “Yayın yasağı koymak yasaktır!”. Bu ancak ceza davası durumunda eğer mahkemenin böyle bir kararı varsa getirilebilir. Diğer tüm durumlarda yayın yasağı koymak ifade özgürlüğüne vurulacak bir darbedir.

Yine aynı konferansta konuşan Polonyalı İnsan Hakları uzmanı Prof. Ireneusz C. Kamimski ise gazetelerin ve  gazetecilerin sadece devlete karşı değil üçüncü şahıslara karşı korunmasının da devletin sorumluluğunda olduğunu söylüyor.

Son günlerde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)isimli sivil toplum örgütü tarafından hazırlanan ve Kıbrıs’taki iki tarafın gazetecilerinin de katkıları/işbirliği ile “Önem Taşıyan Kelimeler” başlığı altında hazırlanan sözlük nedeniyle adanın güneyinde gazetecilerin maruz kaldığı tehditler ve tacizler de ifade özgürlüğüne vurulan bir darbedir. Her iki örnek de bize açıkça göstermektedir ki Kıbrıs’ın hem güneyinde hem de kuzeyinde ifade özgürlüğü henüz içselleştirilmemiştir. Hem muhalefet etme özgürlüğü hem de Kıbrıs özelinde milliyetçiliğe muhalif olabilecek barış dilinin ortaya konulması tehdit olarak görülmüştür.  Hem medyanın hem de bireylerin ifade ve düşünce özgürlükleri korku yaratılarak ellerinden alınmaya çalışılıyor.

***

Girişte de belirttiğim gibi filmde öne çıkan konulardan birisi ise medyada kadınların profosyenel-çalışan olarak temsili. Filmde ana karakterin kadın olması dışında kadın karaktere rastlanmıyor. Kadın karakterler diğer karakterlerin eşleri ve birkaç muhabirin ötesine geçemiyor.  Spielberg’in bu seçiminin nedeni filmin genelinde savaşlarda, devlet sırlarında ve medyada kadın temsiliyetinin eksikliğin göstermesi açısından da önemlidir.

Filmde Meryl Streep’in hayat verdiği Katherine Graham karakteri babasının ve kocasının ölümlerinden sonra şirket ve gazete yöneticisi olur. Amerika’nın ilk kadın medya sahibidir. Filmde, The Washington Post gazetesinin içerisinden geçtiği zor bir dönem anlatılırken, gazetenin ekonomik nedenlerle halka açılma süreci de anlatır. Bu süreçten dolayı Katherine bir dizi toplantılara hem gazete yöneticisi hem de şirket sahibi olarak katılıp karar vermek durumundadır.  Katherine Graham’ın katıldığı tüm topantılarda gerek gazete yönetim kurulu, gerekse borsa vs toplantılarında konuşmaların başında hitap kelimesi olarak  “gentlemen” (baylar) kelimesinin kullanılması, filmde bu sahnelerin tekrarlanması ve hemen hemen her toplantıda Katherine’nin tek kadın olması aslında medyanın aynı zamanda borsanın erkek egemen bir dünya olduğunun altını çiziyor. Babasının ölümünden sonra gazeteyi kızı yerine damadına bırakması toplantılarda hitap edilenin hep “erkek” olması, Katherine’in film boyunca danıştıklarının hep erkek olması kadının hem medyadaki yerini hem de toplum nezdindeki pozisyonunu da gözler önüne seriyor. Erkek karakterlerin filmdeki diyaloglarından ve beden dillerinden bu “erkek” dünyada kadın olarak erkeklerden bağımsız yer alamayacağı da bize gösterilenler arasında.  30 yıllık bir süreci anlatan filmde, bahsi geçen tüm Amerikan başkanlarının, bakanların, askerlerin, gazete patronlarının, editörlerin de hep erkek olduğunu belirtmenin çok da şaşırtıcı olmadığını bilerek, 70li yılların başlarını konu alan filmle bugünkü medya-devlet yapısına bakıldığında karar verme mekanizmalarında kadının yeri hususunda çok da yol kat edilmediğini söylemek abartılı olmaz.  Yurtdışında göreceli de olsa “kadın” temsiliyetinin daha yaygın görünmesine rağmen ülkemizde hala arzu edilen noktada olmadığını söylemek mümkün.

Katherine’in doğum gününde, Katherine’in sahibi olduğu The Washinton Post gazetesinin ülke tarihini değiştirecek Pentagon gizli belgelerine ulaşması filmin önemli sahnelerinden biridir. Bu Katherine için bir hediyedir. Filmin ilerleyen sahnelerinden anlayacağımız üzere; yeni bir yaşın, yeni bir dönemin göstergesidir.

Filmin en önemli dönüm noktası ise Katherine Graham’ın Pentagon belgeleri The Washinton Post gazetesinde basılacak mı basılmayacak mı kararını verdiği sahnedir. Ekonomik olarak zor durumda olan olan bir  gazete için böyle bir kararı almak zordur. Bu karar, hem gazeteyi devletle karşı karşıya getirecek, ve halka açılmayı riske atacak, hem de sahip ve yöneticilerini hapis cezasına kadar götürebilecek bir hukuki sürecin önünü açmak demekti.

Bu sahnede, Katherine karar vermeye çalışırken telefonda aynı anda üç erkekle konuşmaktadır. Kamera kadının kafasının üzerinde daire çizerek döner. İzleyicinin de başını döndüren bir harekettir bu. Katherine kararsızdır ve karar verdiği anda kamera durur. Katherine “Basalım!” der. “Akıl” danıştıklarının tam tersini yapar. Böylece yeni yaşında Katherine babasının ve ölen kocasının mirasından sıyrılarak kendi kararını verir. Bundan sonra gazete de kendi de yeni bir döneme girecektir. Bu karar, The Washington Post gazetesini yerel bir aile gazetesi olmaktan çıkarıp ulusal bir gazeteye dönüşmesinde etkili olmuştur. Katherine ise daha özgür, daha cesur, kararlarını kendisi veren ve geçmişle bağlarını koparan  bir kadındır. “Yeni bir kadındır” artık Katherine. Katherine’in yeni yaşı hem yeni bir Katherine’i, hem yeni bir gazeteyi, hem yeni bir basını hem de yeni Amerika’yı işaret ediyor aslında.

***

Filmde kullanılan estetik  (filtre, renk, mizansen vs.) izleyiciyi geçmişe götürüyor. Filmi izlerken 70’li yıların başlarına gidiyorsunuz. Sıklıkla kullanılan telefon, daktilo, faks, fotokopi gibi o dönemin haberleşme araçlarını bugün kullanılan araçlarla karşılaştırmadan da edemiyorsunuz. Filmde geçmiş kurgusu o kadar iyiydi ki bir an matbaanın kokusunu duyabilecek gibi hissettiğimi de buraya not etmek istedim. Bu konu ile ilgili başlı başına başka bir yazı yazılabileceğinin altını çizerek devam etmek istiyorum.

O günlerle günümüzü kıyasladığımızda, gazetecilerin bilgi kaynaklarına ulaşımından, bilginin yayımına kadar bir çok şeyin değiştiğini net bir şekilde görüyoruz. Haberin “yeni” olduğu zaman haber değeri taşıması, teknolojinin bilgi akışını bu kadar hızlandırdığı zamanlarda “yeni” kavramı hiç olmadığı kadar hıza endekslemiş durumda. Teknolojinin bilgi akışını bu kadar hızlandırdığı zamanlarda “yeni” kavramı ise geçmişe oranla çok daha hızlı eskiyen bir kavram haline dönüşmüştür. Bu da hızın “yeni” gazetecilik kriterlerinin en tepesine oturmasına neden olmakla beraber hızlı haber yapma gailesinde olan habercilerin daha “kolay” hata yapmasının önünü açmıştır diyebiliriz. Dijital ortamda haber yapmak ise matbaa merkezli haber yapmaktan çok daha ucuza mal olduğu için haber kaynakları çoğalmıştır. Bu hem çok sesliliğin önünü açmış, hem de bilgi kirliliği, güvenirlilik gibi kavramların tartışılmasına neden olmuştur.

Filmde gazeteler arasındaki dayanışmaya da değinmeden geçmek istemem. The New York Post ve The Washinton Post hukuki süreçleri devam ederken yerel gazetelerin de olayı manşete taşıması basın içerisindeki dayanışmayı simgeler. Çok sesli medya, farklı görüşlere sahip olsalar da ifade özgürlüğü için kenetlenmişlerdir.

***

Bir kitap veya bir film bizi kendisi aşkın okumalara hatta metinlerarası ve eleştirel okumalara götürür, bize yeni perspektifler açar. Filmde izlediklerimizle kendi hikayelerimizi birleştirmek ise biz izleyicilerin sorumluluğudur.  The Post filmindeki mesaj daha önce de belirttiğim üzere açıktır. Özgür bir medya toplumun olmazsa olmazıdır.

Filmin final sahnesinde “gazeteler tarihin ilk taslağıdırlar” ifadesi kullanılıyor. Buradan yola çıkarsak tarihin ilk taslağını oluşturacak özelde gazetecilerin genelde tüm medya çalışanlarının gerçekleri, halkın yararına olan bilgileri yine halkın yararını gözeterek şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleri ile paylaşmaları sorumluluğundadırlar. Tüm bunlar hak odaklı gazetecilik anlayışından geçer. Ifade özgürlüğünün içselleştirildiği bir anlayış da diğer haklarının savunulmasının önünü de açar. Voltaire’nin sözünden yola çıkarsak herkesin her söylediğine katılmak zorunda değiliz ama kişilerin düşündüklerini söyleme özgürlüğünü sonuna kadar savunmak durumundayız. Ancak o zaman farklılıkların saygı gördüğü, nefret söyleminin olmadığı , hoşgörülü, huzurlu bir topluma, çok sesli bir medyaya erişebiliriz.

Geçtiğimiz aylarda Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı ve Kıbrıs Türk Barolar Birliği tarafından organize edilen söyleşide konuşan Prof. Dr. Rona Aybay konuşmasında birkaç kez altını çizdi ve dedi ki “Eğitimde sadece İnsan Hakları dersi değil tüm dersler içerik olarak insan hakları perspektifinden işlenmelidir. Sosyal aktiviteler de bu yönde düzenlenmelidir. Kalıcı bir barışın kurulması insan hakları ülküsünün gerçekleşmesine bağlıdır”. Aynı zamanda İletişim Fakültesi bir öğretim üyesi olarak söyleyebilirim ki son yıllarda üniversite eğitimi entellektüel yetiştirmek yerine uygulayıcı yetiştiren kurumlara dönüşmek üzeredirler. Böyle bir dönüşüm insan hakları odaklı medya profesyonelleri yetiştirmenin de önüne geçmektedir. Üniversitelerin esas amacı, iletişim fakülteleri özelinde konuşursak medya okur yazarı olan, hak odaklı gazetecilik yetisine sahip medya çalışanları yetiştirmek olmalıdır. Yeni medya ile okurun da aktif bir biçimde haberin yapılmasında ve yayılmasında önemli bir rolü olduğunu düşünürsek bu artık yaşamın her alanında biz bireylerin sorumluluğudur.

[i] https://www.dw.com/en/spielbergs-the-post-a-cautionary-tale-of-press-freedom/a-41578394
[ii] https://m.bianet.org/bianet/sanat/168385-salman-rushdie-dusunce-ozgurlugu-soludugumuz-hava-gibi
[iii] Jochen Abr. Frowein, “Freedom of Expression under the European Convention of Human Rights” in Monitor/Inf (97) 3, Council of Europe. Alıntılandıran Monica Mocovci Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi’nin uygulanmasına İlişkin Kılavuz, İnsan hakları el kitapları. No:2
[iv] https://www.theguardian.com/film/2018/jan/21/the-post-observer-film-review

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı