Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

TEMCİT PİLAVI GİBİ BIKTIRDILAR…

Yazıp da prim vermeyim diyorum ama, resmen canım sıkılıyor…
Bakıyorum da, sendikalar oturup düşünüyor, acaba bugün ne eylem yapsak diye.
Eğer ellerinde yeni bir eylem konusu yoksa, “göç yasası” diyerek sokağa çıkıyorlar.
Dün yine bir tane daha gerçekleştirmişler.
Baktım, her zamanki yüzler. Ne bir eksik ne bir fazla.
Hakkını savundukları bu yasadan sonra işe giren insanlara bakıyorum, ortalıkta yoklar bile. Zaten çoğu kurultay istihdamı olduğu için sessizler. 
Onun dışında, hepsi de bir şekilde kamuya kapağı atma adına, bu yasayı bilerek işe girdiler.
Yani eylemleri destekledikleri falan yok.
Başka bir saptamam var ki, bu yasayı imzalayan hükümet döneminde bile bu kadar tantana çıkarılmamıştı. Her bir kaç günde bir İrsen Küçük’ün kapısına dayandıklarını hatırlamıyorum. Ne de o protokolün esas mucidi Eroğlu’nun kapısına.
Bence siyah çelenlere verdikleri paraya yazık. Çünkü toplumsal desteği de yok bu işlerin. Kimsenin de taktığı yok.
Toplum eski toplum değil. Kamu sendikaları da bunun farkında değiller. Yaptıkları eylem, toplumun ezici çoğunluğu tarafından artık nefretle karşılanıyor.
“Ne göç yasası be kardeşim” diyor adam.
“Ben günde 14 saat, sözleşmesiz, izin haksız, katır gibi asgari ücrete ya da onun bir kaç yüz lira üstüne çalışıyorum”.
“Üniversite mezunuyum, hamallık yapıyorum. Kaderim patronun iki dudağı arasında”.
“Arkamda beni koruyan ne bir sendika ne devlet var. Allah’la canım”…
Bu insanların göç yasasına tepki göstermelerini kim bekleyebilir ki, ya da eylemlere sempati duymalarını…
Üstelik şu anda bu kesim, çalışan nüfusun yüzde 70’i, boru değil…
Siz o yasadan önce de, sonra da girmiş olsanız, hayat pahalılığınızı, 13. maaşlarınızı bir tamam alırken, onlar uzaktan bakıyorlar. Hem de en riskli işlerde çalışarak. Öyle masa başında falan değil çoğunluğu.
Her neyse, sendikalar eylemden besleniyor, sertlikten, muhalefetten besleniyor, istedikleri gibi bağırıp çağırsınlar.
Ama ya devlet? Ya bu gündelik hale gelen eylemlerin hükümetler ve partiler üzerinde yarattığı baskı?
Maalesef devlet, “çalışanlar” denince nedense önce hep memuru hatırlıyor.
Neden?
İşte bu kapısındaki tantanadan.
Sosyal adalet, eşitlik, devletin tüm vatandaşlarının hamisi olma durumu nerede?
Hani özel sektörde sendikalaşma, sözleşme hakkı, izin haklarının denetimi?
Ya yatmayan sosyal güvenceler? Yatırımları olmadığı için hastaneye bile gidemeyenler?
Iskoloşanın üstünden düşüp, düşüp ölenler? Devlet yeterli denetimi yapamadığı için can güvenlikleri bile yok.
Vazgeçin Allah aşkına. Bir defa da yapıcı şeylerle gelin. Elinizi taşın altına koymayı deneyin bir defa da.
Ne bileyim, asgari ücretin mücadelesini verin, bu yukarıda saydıklarımın mücadelesini verin.
Eskiden sendika dendi mi, örgütlenme dendi mi, yer yerinden oynardı.
Nerede şimdi o saygınlık?
Şimdi olmayanı istemek, körü körüne siyaset yapmak sendikacılık.
Sıktınız artık, gerçekten kabak tadı verdiniz.

 

YERİN KULAĞI VAR
BİR BU EKSİKTİ:

Nasıl bir ülke olduk anlamıyorum. Toplum olarak bozulduk. Olmadık, duyulmadık olaylar yaşanıyor bu küçük ülkede.  Görevleri insanlara sağlık dağıtmak olanlar bile, zıvanadan çıkmışsa artık sözün bittiği yerdeyiz. Yasal sınırların üzerinde kürtaj yapıp, bir yerlere gömmek ne demek? Hani Hipokrat yemini? Artık kime güveneceğimizi biz de bilmiyoruz…

ARTIK BİTİRİN:
Bence CTP artık su konusunu bu kadar tartışmasın. Hele de birlerinin, son gün ‘devrim yaptık’ savunması, su konusunda yetkilendirilen iki bakanı, Birikim Özgür ve Erkut Şahali’yi, toplum ve parti tabanı önüne atmak değil de nedir. Bu tartışmaları sür-git ettikleri sürece, günün sonunda ucunun kendilerine de dokunacağını bilmelidirler…

ADAM OLMAYIZ, ÇÜNKÜ DÜNYALI DEĞİLİZ:
Hayır yani anlamıyorum, KKTC ambargo altında diye, ya da tanınmıyor diye, dünyada geçerli ekonomik sistemlerin de mi dışındadır? Kendince dünyada geçerli olmayan bir sistemle mi yönetilmelidir? Bunu akıl alır mı? Üstelik de ithalatımız ihracatımızın on katıyken? Yani üretmiyorken, sadece tüketiyorken, artı değer yartamazken, dünyada olmayan bir düzeni mi savunmalıyız? Tüm dünya suda, elektrikte, iletişimde, enerjide birbirine bağlanırken, bu topraklarda bunun adı vatan satmak oluyor. Neden başkaları vatanı satmış olmuyor da biz oluyoruz? Hala sosyal medyada bu yorumları gördükçe, adam olmayız diyorum, hemde hiç.  

SİZ OLSAYDINIZ NE YAPARDINIZ:
Türk-Sen Genel Başkanı Arslan Bıçaklı, su konusunda “özelleştirmenin babası yapıldı” diyerek, “bu suyun önünü kesmezsek bizi alıp götürecek” değerlendirmesinde bulundu. Anlamadığım,  yatırımları yapacak kaynağın bizde olmadığı, aküferlerin kuruduğu, bu suyun gelmemesi halinde ülkede bir kuraklığın yaşanacağını göremiyor olmamız. Tıpkı “paranı istemiyoruz” deyip de, maaşların taksitli verileceği haberlerine gösterdiğimiz tepki gibi. Hem ekmeği bütün, hem de köpeğin karnını tok  istediğimiz gibi. Ne ondan, ne diğerinden vazgeçmeyi bilmiyoruz…  

BEKLENTİLER FARKLI:
CTP Genel Başkanı ve ikinci cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, müzakere masasında sürecin, büyük ölçüde Kıbrıs Türk tarafının öngördüğü şekilde ilerlediğini iddia etti. Sokağın nabzına baktığımızda ise, bunun tam tersi bir hava estiğini görüyoruz. Demek ki, Talat’ın beklentileri ile vatandaşın beklentileri taban taban zıt… 

SİYASETÇİ DE TANIMIYORSA:
İsim konusunda mahkemeleşen iki üniversiteden birine, yargının, “Girne” ismini kullanamayacağını emretmesine rağmen, bakanlık koltuğunda oturan bir siyasetçi, mahkeme kararını yok sayarcasına bu ismi kullanmakta ısrar ediyor. Sade vatandaşı anlıyorum da, bir bakanın bunu gözümüze sokarcasına yapmasına anlam veremiyorum…

 

ZİRVEDEKİLER
TC Anayasa Mahkemesi: Erdem Gül ve Can Dündar için “hak ihlali” yapıldığı tespitiyle, tutuksuz yargılanmaları kararı veren Anayasa Mahkemesi, “Ankara’da yargıçlar var” dedirtti ve vicdanları rahatlattı.  Gazetecinin söz söyleme, ifade özgürlüğü zaman zaman kısıntıya uğrasa da, yargı sonuçta gereğini yapıyor. Meslektaşlarımıza geçmiş olsun diyor, kararın içerideki diğer 30 gazeteci için de emsal oluşturmasını diliyoruz…

DİPTEKİLER
Kundaklama:
Son bir haftadır nerdeyse hergün yeni bir kundaklama haberi okuyuyoruz. Gün geçmiyor ki, bir iş yeri veya araba yakılmasın. Ve işin üzücü tarafı olayların önünü alamıyoruz. Üçyüzbin nüfuslu ve neredeyse herkesin birbirini tanıdığı bir ülkede, bu işin faillerini bulmak bu kadar mı zor…