Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

TAVŞANLAR BİZDEN HIZLI KOŞAR…

Ovada çalışıyorduk.

Gri bir gökyüzü ve yüzümüze çarpan yağmur damlacıkları.
Lefkoşa’nın homurtusu duyuluyordu derinden. Yıllar öncesinin mütevazi başkenti şimdilerde uzaktan bakıldığında gökyüzüne zehirli gazlar püskürten fabrikaları andırıyordu.
Ürkütücü ve dehşetengiz.
“Ara verelim” dedi arkadaşlar.
“Bizim usul” bir ara olacaktı bu. Siparişler verilecek, mangallar yakılacaktı.  “Kuruyan boğazlar” için de elbette tedbir düşünülecekti.
“Geriye zor döneceğiz” diye mırıldanarak bindik arabaya.
Ovanın ortasında gidiyorduk.  Birden bir heyecan çığlığı koptu.
Ersoy arabadan inip koşturmaya başladı.  Hemen önünde kulakları uzun bir tavşan.
Bir insanla bir hayvanın eşit koşullarda kovalamacasına tanık olduk üç beş saniye.
Elbette bu yarışta insanın hiçbir şansı yoktu.
Ersoy nefes nefese geri döndü.
“İstesem yakalardım” dedi iddiayla.
Tabii bu iddiaya inanan olmadı.
Sonra avcı hikayeleri anlatılmaya başlandı.
Tüm yemek boyunca bu olağanüstü abartılı hikayeleri dinleyip duracaktık.
Gri gökyüzü yağmur damlacıklarını dökmeye devam edecekti.
Başkentin uğultusu belli belirsiz duyulacaktı köy meyhanesinde.

      ***

Uzun yıllar önceydi.
Yenimahalle’de Mehmet Yaşın’ın şiirlerine  “pembe boyalı ev” olarak geçen evin en arka odasında, 10 metrekarelik bir alanda romanlar, senaryolar hayalleri kurduğum günlerdi.
Açtığım pencereden her seferinde Ankara’nın homurtusu dolardı odaya.
Bir de bozkırın ayazı.
Mesarya’yı düşlerdim.
Bize uçsuz bucaksızmış gibi gelen o küçücük ovayı.
Kanlıdere henüz akardı o günlerde.
Ve ova keklik ile tavşanlarla doluydu.
Sabah serinliğinde başladığımız bala toplama işine, öğle sıcağında ara verir kekliklerin peşine düşerdik.
“3 kanat kuralını”  hiç aklımızdan çıkarmazdık.
Yazın kavurucu sıcağında ancak 3 defa uçabilirdi biçare hayvanlar.
Üçüncü kanattan sonra  nerdeyse avucumuza  düşerlerdi.
Sonra çekişmeli bir yarış başlardı.
Yakalanan keklikleri tavuklar gibi tel kafeslerde besleme yarışıydı bu.
Acaba kim başaracaktı ovadaki özgür kekliği tel kafesler arkasında yaşatmayı.
Hepimiz inat ve ısrarla besleyip çoğaltmayı denerdik.
Fakat her defasında hazin bir şekilde ölürlerdi.
Kafalarını sürekli olarak kafes tellerine vurarak  bir çeşit intihar ederlerdi.
Ovadaki özgürlükten kafesteki tutsaklığa cevapları böyle olurdu.
Biz aldırmaz yine keklik peşinde koşturup dururduk.
Yine yakaladıklarımızı kafeslere tıkar acı içinde ölmelerini seyrederdik.

     ***

Dünya psikiyatri aleminin duayeni Prof. Dr. Vamık Volkan  “kafeste beslenen kuşlar” sendromundan bahseder.
1974 öncesi Kıbrıs’ta ziyaret ettiği evlerin nerdeyse tümünde kafes içinde beslenen kuşlara rastlarmış.
Kıbrıs Türkünün gettolara kapatılıp  açık hava hapisliği yaşadığı yıllar.
“Bir gece ansızın gelecek olanı” beklediği yıllar.
Vamık Volkan Kıbrıslı Türklerin kendi durumlarını kuşlarla özdeşleştirdiğini ve bir gün kafesin kapısının açılıp özgür kalacaklarını düşlediğini belirtir.
Kafesin kapısını açacak olan “bir gece ansızın” gelmesi beklenilendir.
Ve gelir de.
Kafesin kapısı açılır.

      ***

Şimdilerde eskisi gibi kafeste kuş besleme alışkanlığı kalmadı.
Bizimkisi gibi keklikleri zorla tutsak etme alışkanlığı da.
Peki ne oldu?
Geçmişte kendilerini kuşlarla özdeşleştiren tutsakların çocukları ellerine silahları alıp kuşları vurmaya başladılar.
İşte anlayamadığım-yorumlayamadığım nokta budur.
Bir de niye o kekliklerin kafalarını tel örgülere vurarak ölmelerini seyrettiğimizi  anlayamadım hala.
Şükür ki tavşanlar hala bizden hızlı koşuyorlar.