Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Dinler Çatışması’na doğru yol alırken

Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” dediği olay, aslında bir dinler çatışmasından başka bir şey değil. Huntington dünyayı sekiz medeniyete ayırmıştı: Batı, İslam, Ortodoks, Çin, Hint, Japonya, Latin Amerika, Afrika. Son iki medeniyet dışındaki altı medeniyet din esasına dayanmaktadır. İslâmiyet ile Hristiyanlık arasında bir savaş başladı da biz bunu görmezlikten mi geliyoruz? Belki de George Bush “İkiz Kuleler” olayında sonra “Haçlı Seferlerinden” boşuna söz etmemişti.
Son Brüksel patlamalarının olduğu gün rastgele bir mağazadaydım. Konuşmalar elbette bu konu etrafında dönüp duruyordu. Tahmin ve öngörüler havada uçuşuyordu. İlk verilen ölü sayısı 7 mi, 11 mi? Saat ilerledikçe herhalde ölü sayısı 20’yi aşar. Büyük bir iktimalle 100’den fazla da yaralı olacak gibi.
Tam bu sırada orta boylu, efendi kılıklı yaşlıca bir adam, kapıdan içeri girdi. Ne istediğini söyledi. Konuşmalara kulak misafiri olur olmaz “İyi olmuş. Beter olsunlar. Belki akıl koyarlar” dedi. İstediği şeyi aldı ve çıktı gitti.
Kılık kıyafetini süzdüm, konuşmasına ve tavırlarına baktım. Bir öğretmen veya üst düzey bir memur emeklisine benziyordu. Bu adamın Belçikalılarla bir alıp veremeyeceği olamazdı. Dolayısıyla onlara karşı bir düşmanlık besleyemezdi.
Koyu dindar tipi de yoktu. Gerçi imanın ve paranın kimde olduğu belli olmazmış ama gene de bazı ipuçları kendini gösterir. Söylediği sözleri tekrar gözden geçirdim. Adam “kâfir” kelimesini bile kullanmamıştı. Dolayısıyla “Yeryüzünden ne kadar gâvur eksilirse o kadar iyi olur” zihniyetinde biri olması ihtimali uzaktı.
Milliyetçi biri olabilirdi. Olaydan bir hafta kadar önce Ahmet Davutoğlu Brüksel’de iken Belçikalılar, Kürtlere bilmem nerede çadır kurma izni vermişlerdi. Ona kızmış olabilirdi. Birkaç gün önce de Cumhurbaşkanı Erdoğan, kabadayı tavırları ile Belçikalılara bu nedenle verip veriştirmişti. Erdoğan’nın etkisi altında kalmış olabilir miydi?
Ben buna da pek ihtimal vermedim. Adamın tutumu bunu da ihtimal dışı bırakır gibiydi. O halde bu adam hangi motifle bilmediği, tanımadığı insanların katlini onaylıyordu? En sonunda, kendi halinde bu adamın Batılıların tavırlarına öfkeli olabileceğine karar kıldım. Charlie Hebdo kurşunlanır, herkes Charli olur. Paris bombalanır, herkes Parisli olur. Brüksel bombalanır, kentlerin sembol binaları Belçika bayrağının renklerine boyanır. Bu arada Müslüman kentler bombalanır, Müslümanlar öldürülür, “olur öyle şeyler” diye geçiştirilir. Bu haksızlığa karşı ayaklanmak için ille de koyu Müslüman olmaya gerek yok. İslâm aidiyetini taşımak insanı öfkelendirmeye yeter de artar bile.
Geçenlerde “İslâm Radikalizmi” konusunda bir araştırma okuyordum. O kadar taraflı kaleme alınmış ki “Araştırma” demek için üç şahit gerekir. Ne demek istedğimi anlatmak için giriş paragrafını çevirerek aktarayım:
“Belçika’nın başkenti Brüksel, Salı günü, Londra, Madrit ve Paris’in kaderini paylaştı. Batı uygarlığını yok etmek amacını güden Cihatçı teroristler, kapitalist Batı başkentlerini dizleri üzerine çökerttiler. Cihatçı katiller, masum ‘kâfirler’in (“infidels”) üzerine çullandılar.”
Sıralamaya bak hizaya gel: Brüksel, Londra, Madrit ve Paris. İnsan hatır için bir de İslâm kenti veya ülkesi koymaz mı? Ne bileyim Bağdat, Mezar-ı Şerif, Ankara, Beyrut, İstanbul gibi kentler veya Süriye, Pakistan, Yemen, Somali gibi ülkeler. Bu insanlar, kâfirlerden çok, evel Allah, Müslüman öldürüyorlar. Zavallı kapitalist başkentler, ne oluyorsa onlara oluyor! “Olsun” demiyorum. Elbette olmasın. Ama insaf da dinin yarısı imiş.
Cihatçıların amacı “Batı uygarlığını” yok etmekmiş. Benim gördüğüm kadarıyla bunların amacı Batı uygarlığını değil, her türden medeniyeti yıkmak, yok etmektir. Afganistan’da Budha heykellerini yıkan bu kafaydı. Medine’de peygamberin kızı Fatma’nın türbesini yıkan bu kafanın benzeriydi. Daha geçenlerde Palmira’yı yıkmaya kalkışan da bu kafanın benzerinin benzeriydi. (Amerikan işgali altındaki Bağdat’ın müzesinin yağma edilişini de, gider ayak, bir kenara not etmemizde yarar var.)
Bütün bunlar bir yana, araştırma metninde kullanılan dil, nefret dili değilse bile ona çok yakın bir usluptur. Aynı paragraf içinde hem “cihatçı terorist” hem de “cihatçı katil” ifadeleri kullanılmıştır. Bunların karşıt anlamlısı da “masum kâfir” yani “masum Hristiyan” ifadesidir. Başkentler dize getirilmiş, Batı uygarlığı da yok edilmek üzere. Avrupa ülkelerinde aşırı sağın, hatta faşizmin yükselişte olması herhalde bir rastlantı değildir. Amerika’da ise Donald Trump gibi ahmağa yakın kıt zekâlı bir demagog, Amerikalı fillerin cumhurbaşkan adayı olma yolunda.
Görünen o ki bir İslâm-Hristiyan çatışması içinde değilsek bile o çatışmanın eşiğindeyiz. Batı ülkelerine bakıyorum, bunu gören lider yok. Zaten yarısı Faşist, öteki yarısı da sırada. Müslüman dünyasında bu türden çatışmayı önlemek niyetinde olan bir Allah’ın kulu ufukta görülmüyor. Öyle bir çapları olduğu kuşkulu. Hepsi de demirgrat.
Bunu önlemeye çalışan dünyada tek bir devlet adamı kalmış. O da Kanada’nın genç başbakanı Justin Pierre James Trudeau’dur.