Son günlerde adli bir olayda, adına NOTER denilen, ama yasamıza göre tasdik memuru olan bir kişinin sahtekarlık yaptığı iddiası basında yer aldı. Benzer olaylar, geçmişte de yaşanmıştı.
Adına “devlet” demekle devlet olunmuyor aslında. Daha da kötüsü, bu boşluklar hem kişisel, hem siyasi çıkarlar adına istismar edebiliyor.
Bir kere yaptığı iş kamu görevi. Devlet, kendi yapması gereken bir işi, “güvenilir” bulduğu kişilere bırakıyor. Bu durumda denetiminin tamam, atanan kişilerin de ehil olması, kurallara bağlı olması gerekirken, hala orasından burasından ellenmiş, ancak ciddi bir sisteme bağlanmamış 1949’dan kalma Fasıl 39’la yürütülmekte…
Atanması, Bakanlar Kurulu’na bağlı.
İstediğini atayabiliyor, istediği sayıda atayabiliyor.
Kurallar, daha doğrusu cezalar komik. 100 mill, 150 mill, 2 lira, 5 lira…
Noter adının kullanılması bile yasa dışı. Ama yüzlercesine sürekli olarak izin veriliyor, onlar da Noter adı altında faaliyet gösteriyor.
KKTC’de 1995’de Hakkı Atun Başbakanlığındaki hükümetin bir yasa değişikliği çalışması olmuş, dört başı mamur bir Noterlik sisteminin geçmesi, noterlerin hukukçu olması kuralı konmuş, ceza-denetim mekanizması hazırlanmış, ama yasa Meclis’ten geçmemişti. 2012’de de sanırım mevcut Fasıl’da ufak tefek değişiklikler yapılmaya çalışılmış, ama özü aynı kalmıştı.
Sistemimizin büyük bir açığı ve ayıbı aslında…
Çağdışı hale gelen, siyasi çıkar amaçlı kullanılan Tasdik Memuru Yasası’nın tümden iptal edilip, hukukçu olan, başka iş yapmayan, belli bir eğitimden geçen, denetim-ceza kuralları belli olan, hatta bir meslek örgütü de bulunan Noterlik Kurumu’nun hayata geçirilmesi şarttır; aynen Türkiye’de olduğu gibi, saygın, güvenilir…
Aksi takdirde, devletin görevlendirdiği kişilerin suistimalleri, devlete gölge düşürmeye devam edecektir.
Bu kadar mı aciziz anlamıyorum ki?

KKTC’NİN DENİZCİLEŞMESİ…
Birkaç gün önce, ASELSAN ile İTÜ KKTC kampüsü arasında, “Deniz Sistemleri Araştırma Merkezi” kurulacağı haberine yorum yapmış ve ‘neden biz de kendi kurumlarımızı oluşturmuyoruz, yeteri kadar da uzmanımız var’ demiştim.
Benim aklımdan geçenler, kendi devletimin, kendi denizleri etrafında olup bitenleri çaresizce izlemesine duyduğum tepkidendi.
Konunun Türkiye’deki uzmanlarından, “mavi vatan” sözünü ilk kullanan emekli amiral Cem Gürdeniz Aydınlık gazetesindeki makalesinde daha da fazlasını söylemiş ve KKTC’nin “denizcileşmesi” gerektiği yorumu yapmış.
Deniz Harp Okulu Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirmiş, uzun yıllar yurt dışı görevler yapmış, kitapları olan bir amiral…
Türkiye ve KKTC’nin stratejik kaderlerinin, her iki devleti saran ortak bir mavi vatan etrafında, tarihinde olmadığı kadar birleştiğini söylüyor ve geleceğin ‘çok dikkatli, çok özenli ve öngörülü bir şekilde’ tasarlanması gerektiğini; çünkü jeopolitik kayıpların siyasi ya da ekonomik kayıplara benzemediğini, asla yerine konamayacağını savunarak, bakın ne diyor…
“Denizcileşme sürecimiz devam ediyor. Aynı sürecin KKTC’de yaşanması gerekir. Yavru vatanımızda çok sayıda üniversite olmasına; turizm gelirlerinin pek çoğunu denizden kazanılmasına; gelecekteki enerji ve gıda güvenliğinin denizlere yani mavi vatana bağımlı olmasına rağmen, denizcileşme seviyesi hak edilenin çok altındadır. Denizin Kıbrıslı Türk halkının savunma, güvenlik, refah ve mutluluğundaki rolü tam olarak ne anlatılabilmiş ne de anlaşılabilmiştir”…
Oysa güney Kıbrıs, donanma sistemleri dışında, denizcileşme evresini tamamlamış. Eğer biz böyle devam edersek, olacakları da sıralıyor Gürdeniz, “Böyle bir durumda, tüm limanlar, gemi işletmeciliği, gemi inşa sanayi, balıkçılık, deniz kültürü, deniz turizmi, deniz bilimleri, deniz dibi madenciliği ve akla gelen her alanda denizcilik gücü, Rumların hazır olan alt yapısına teslim olacaktır”.
Makalesinin sonunda da “bereketçileri hatırlayın” diye de tarihe gönderme yapıyor.
İşin bir boyutu, strateji ve jeopolitik bilimsel araştırmalar ise, diğer boyutu da denizlere fiilen hakim olma durumu.
Bunca yıl hiç aklımıza gelmeyen ama bir devlet hem de bir ada devleti olmanın başlıca gereği olan bir konudaki ihmalimiz, acı bir gerçek olarak ortaya çıkıyor. Karalar nasıl “vatandır” deniyorsa, denizler de vatan. Ağzımız dola dola söyledik, nutuklar salladık da, ne denizin altındakilere ne üstündekilere, ne sınırına sahip çıkmayı bugüne kadar aklımıza dahi getirmedik.
Balıklar denizde yaşar, denizi bilmezler, aynen o hesap. Yaşadıklarımız geçici değil, sorun devam edip gidecek, bu bilince varmanın zamanı geldi de geçiyor…
YERİN KULAĞI VAR
2 AY, CEK CAKLA GEÇTİ:
UBP-HP hükümeti yaklaşık iki aydır ülkeyi yönetiyor. Geçen süre zarfında laf üretmekten, cek-cak’tan başka birşey göremedik. Amaçlarının toplumun refah seviyesini yükseltmek olduğunu söyleseler de, icraatlarıyla bunun tam tersini yapıyorlar. Sırada asgari ücret var. Bakalım “refah artışı” ne olacak…

BOŞLUĞU DENKTAŞ DOLDURUYOR:
Yenidüzen gazetesine konuşan DP Genel Başkanı Denktaş; “Ekonomik baskılar, Türkiye’deki iş adamlarının geçmiş hükümetlere yaptığı baskılar ile alınan kararlar, bizim ürettiklerimizin üzerine konulan gümrükler, bizi yavaş yavaş üretimden kopardı. Daha büyük bir memur devleti haline getirdi” dedi. Söyledikleri gayet net ve açık. Muhalefet boşluğunu Serdar Denktaş’ın doldurmaya başlaması dikkat çekiyor…

İLLE ÜCRETLİDEN:
Dışişleri Bakanı Özersay diyor ki;“Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara saygı duymakla beraber hayat pahalılığından %2 kesinti yapılması yönünde siyasi duruşumuz devam ediyor. Bu yönde yasal düzenleme gerekliyse cesaretle bunu yapacak iradeye sahip bir hükümet var”… Kaçarımız yok, ille de ellerini maaşlının, ücretlinin cebine atacaklar… En azından vergi muafiyetlerini de aynı kararla elleselerdi, ya da vergi kaçaklarına karşı bir balyoz kararı açıklasalardı. Ne gezer.
DESTEK VERMESE ŞAŞARDIM:
Hükümetin çalışanlara verilecek Hayat Pahalılığı ödeneğinden yapmayı planladığı %2’lik kesintiye destek veren YDP Genel Başkanı Arıklı, mahkemenin kararını “Umarız yargı da statükonun bekçisi olmaz. Çünkü devlet gemisinin bu şekilde devamı mümkün değildir. Yargımız dahil herkes taşın altına elini sokmak zorundadır ” yorumunda bulundu. Türkiye ile imzalanan protokola bile sokulan bu konuda YDP’nin farklı bir şey söylemesini zaten beklemezdik…
GÜNDEM MARAŞ:
Siyasilerin yeni oyuncağı kapalı Maraş oldu. Her gün birileri çıkıp Maraş konusunda demeç veriyor. “Hemen açılsın, Rumların keyfini bekleyecek değiliz” diyenler kadar, BM kararlarını hatırlatıp, “dikkat etmek gerek” diyenler de var. Hükümet, hemen açılmasından yana bir tavır koysa da, “envanter” çalışmasıyla zamana oynuyor. Mesele çetrefilli. BM’nin masasındaki bu konu daha çok su kaldırır.
NE SAHTEKARLIK:
Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun Kahire toplantısında konuşan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Francis Fannon, bölgedeki zenginliğin çatışma ve istikrarsızlık getirmemesi gerektiğini, bölge ülkeleri arasındaki sorunların çözümü ve işbirliği için önemli bir vizyon sunduğunu söylemiş. Bölgenin göbeğindeki Türkiye ve KKTC’yi dışlayıp, Forumu kurduran, gerginliği başlatan ve sürekli kışkırtan sanki kendileri değilmiş gibi. ‘Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz’ sözlerinin tıpkısı bu sözler. Getirilenin ne olduğunu görüyoruz…
ZİRVEDEKİLER
Serdar Denktaş: “Yeni ilahiyat liseleri, kolejleri açmanın hiçbir anlamı ve faydası yoktur. Kendi mevcut okullarımızı iyileştirmek, eğitim sistemimizi iyileştirmek evet ama ‘bu ilahiyatla olsun demek’… Ada insanıyız, ada kültürü var, denizle barışığız bizi zorla daha da Müslüman yapma yaklaşımı insanımızı, dinden de, Türkiye’den de soğutuyor…”( Yenidüzen)
DİPTEKİLER
İhmal: Bizim Silahtar dediğimiz, orijinal adı Quirini olan burcun çökmesi içimizi acıttı. Oysa İki Toplumlu Kültürel Miras Teknik Komitesi, sene başında burçların elden geçirileceğini açıkladığında ne sevinmiştik. Sonbahara biter deniyordu. Öncelik de Zahra (Mula) burcundan, Girne kapısına kadar olan bölgeydi. Yani şimdi yıkılan kısım. Doğa ihmali kaldırmıyor. Umalım da ihaleye çıkılıp, onarım başlayana kadar yağmurlarla birlikte daha büyük yıkım olmasın…
































